Vedat Yıldırım: Kardeş Türküler’de hepimiz okullu olsaydık belki çok farklı bir sound, farklı bir müzik tarzı olurdu

 

Vedat Yıldırım… Onu, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu yani “Kardeş Türküler” ile tanıdık. “Kardeş Türküler” Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun ilk  albümünün adıydı ama toplum tarafından isim grup adı diye benimsendi ve grubun adı “Kardeş Türküler” olarak kaldı.

90’ların ortası, Ülke derin ayrışmalardan geçiyor, masalardan sanatçılara çatallar fırlatılıyor; kutuplaşma mahallelere, sokaklara, evlere kadar girmiş; faili meçhuller, infazlar, ölümler, otel yakmalar, yanmalar… Kardeşliğin adının bile telaffuz edilmediği bir dönem… Bir grup çıkıyor ve Orta Doğu halklarının konuştuğu tüm dillerde şarkılar söylemeye başlıyor.  İnsanlar yavaş yavaş grubun müziğine kulak kabartmaya başlıyor. İlk Kürtçe şarkı klibi grup aracılığıyla ulusal müzik kanallarında boy gösteriyor.  Sokaklardan grubun şarkılarının sesi yükseliyor. Mirkut, Dile mın Sewda (Yüreğimin Sevdası), Bingöl, Kerwanê, Asfur, Gudi, Kara Üzüm Habbesi…  Kardeş Türküler, doksanların kara bulutlarını “Kardeşçe türküleriyle” aralıyor ve müzik yaşamında 25. yıla giriyor.

2009 yılına gelindiğinde Vedat Yıldırım ismini bu defa da “Bajar” adlı grupla duyduk. Bajar; Türkçe, Zazaca ve Kürtçe müzik yapan bir folk rock grubuydu. Vedat Yıldırım’ın solistliğinde, grubun nasıl bir performans göstereceği merak edildi. Etnik müzik solistliğiyle tanıştığımız ve tanıdığımız Vedat Yıldırım’ın sesini bu tarzda da benimseyecek miydi sevenleri? 2009 yılında çıkan “Ogit” beklentileri karşılasa da, Bajar beklentilerin üzerine 2012 yılında yayımladığı “Serhildan Jiyan ê” ile çıktı. Son olarak Bajar 2017 yılında, Michael Jackson’un ırkçılık karşıtı şarkısı  “They Don’t Care About Us”ın  Kürtçe versiyonu ile dinleyiciyle buluştu.

Hem Kardeş Türküler hem de Bajar gruplarında solistlik yapmaya devam eden Vedat Yıldırım ile görüştüğümüzde, ona ilk sarf ettiğimiz sözlerimiz “Söz veriyoruz klasik soru sormayacağız.” oldu ve röportajımıza o klasik soru ile başladık.

Bize biraz kendisinden bahseder misiniz? 

Vakti zamanında Urfa veya Adıyaman civarından  Ankara taraflarına göçen Kürt bir aileden olduğunu, çocukluk yıllarında babasının Almanya’da çalışan işçilerden olmasından dolayı kendisinin de kısa bir Almanya macerası yaşadığını ve ardından tekrar yurda dönüp ortaokul ve liseyi Ankara’da okuduğunu, hayata politik bakışı sebebiyle ekonomi okumak istediğini, tercihlerinden sadece bir tanesinin Boğaziçi Üniversitesi İşletme bölümü olduğunu, kazanmayacağını düşündüğü üniversiteyi kazanarak İstanbul’a geldiğini söylüyor.

Boğaziçi yıllarında müzik hayatının şekillendiğini öğreniyoruz.

Boğaziçi, Amerikan Robert Koleji’nin devamı olduğu için kulüp kültürü hâlâ güçlü olan bir yerdir.  Ben de müzikle haşır neşirim, hep çalıp söylemek istiyorum. Boğaziçi’nde folklor  kulübü ile müzik yapmaya başladım. Önce davul… Sonrasında da Kardeş Türküler ile folklor kulübünde biçimlendi her şey. Onunla birlikte şarkı söylemeye başladım. O arada aile, çevre bir şey demesin diye ve askerlik gibi sebeplerle üniversiteyi ortalama bir şekilde bitirdim.

Üniversite yıllarında müziğe başladı ve hızla çok büyük bir yol aldı. Vedat Yıldırım,  geçmişe dönüp baktığında “Bunca zamanı yitirmişim, erken başlasam daha çok yol kat edebilirdim.” dedi mi hiç?

Müzikte mi? Keşke biz de piyanolu evlerde büyüseydik. Birçok Ermeni dostumuz var, bazen onların evlerine gideriz. Onların evlerinde piyano olur hep. O yüzden de kulakları çok iyidir. Birlikte şarkı okurlar. Biz öyle bir gelenekten gelmedik. Olsaydı iyi olurdu, belki o zaman daha akademik şeyler de yapabilirdik. Sonradan tanışmanın da şöyle bir avantajı var bizim açımızdan. Merkezi Tedrisat disiplinin yolu bellidir, bazen maceracılığı köreltir.

Kardeş Türküler’de hepimiz okullu olsaydık belki çok farklı bir sound, farklı bir müzik tarzı olurdu. Biz, biraz bu alaylılığın verdiği eksiklikten, o yoksunluktan bir üslup yaratmaya çalıştık. Elimizde ne varsa onları kullanmaya başladık. Bu da farklı bir yolculuk. Nereden başladığınızın bir yerden sonra çok bir önemi yok, nereye gittiğiniz önemli ya da ne zaman başladığınız  açıkçası.

Ve muhteşem bir sentezle insanlara ulaştınız hem de milyonlarcasına…

Hâlâ ulaşmaya çalışıyoruz. Kolay değil memlekette insanlara ulaşmak, hele bu günlerde. Çünkü memlekette çok ciddi bir huzursuzluk var, barış ortamı yok; kutuplaşma, ayrımcılık, topluluklar arasında uçurumlar…  Bizim gibi projelerin toplumsal barışa ihtiyacı var. Sonuçta onlar ister istemez bir sıkıntı yaratıyor ama biz umutluyuz, konsere gelen dostlarımızla dertleşiyoruz, eğleniyoruz, sohbet ediyoruz.

Şu an yasaklı olduğu ya da olabileceği endişesiyle söyleyemediğiniz bir şarkı var mıdır? Sahneye çıkarken tedirginlik hissediyor musunuz? 

Kardeş Türküler bir buluşma projesi, hakkaniyetli bir proje. Türkiye’de kimse kendisini kenarda köşede hissetmesin istiyoruz. Bizim konserlere her kesimden insanlar geliyor: Kürt, Türk Arap, Alevi, Boşnak, Sünni vs… İnsanlar konserden ayrıldıklarında “Bunlar da işte daha çok şu kültürü kayırır” duygusunu yaşatmak istemiyoruz; bu sebeple mümkün olduğunca hakkaniyetli bir sunum yapmaya çalışıyoruz.Bizim yaptığımız müzik daha çok geleneksel kültürden beslenen bir müzik. Tabi ki gelenekteki müziğin, bazı şarkıların sözleri bugün için problem olabilir,  sakıncalı olabilir. Ama Kardeş Türküler’in şarkılarının yasaklanmasından ziyade fiili bir yasaklanma durumu var. Mesela birçok üniversiteye gidemiyoruz, neredeyse hiçbirine. Bir üniversite topluluğu olarak kurulduk. Festivallere, etkinliklere eskiden sürekli çağırılırdık…Çağrılmıyoruz. Geleneksel Harbiye Açıkhava Tiyatrosu konserini bile dört yıldır gerçekleştiremiyoruz. Havuz sanatı ve saltanatı değil, deniz sanatı yapmak isteyince böyle oluyor, olsun. Belediyelerin kültür sanat politikaları da memleketin ayrımcı politik atmosferinden nasibini alıyor hâliyle…

Sizi, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu yani “Kardeş Türküler” ile tanıdık, Kardeş Türküler’i ise önce “Kardeş Türküler” sonrasında ise “Doğu” albümüyle. Ülkenin mozaiğinin yanı sıra ülkenin acılarıyla da hemhâl olmuş bir albümdü “Doğu” albümünüz. Ve günümüzde yine aynı acılar “Doğu” albümünün herhangi bir şarkısında aynı yakıcılığı hissettiriyor. O günlere ve günümüze baktığımızda o günden bugüne bir şeyler hiç mi değişmedi acaba?

Maalesef eskimiyor o şarkılar. “Bu topraklarda tarih tekerrürden mi ibaret?”  Bir çemberin içindeymişiz gibi…

Bu kadar kötümser konuşmak istemiyorum ama sonuçta  bir kısır döngü var bu topraklarda….Doğu albümü çıkalı nereden baksanız yirmi sene oldu. Albüm çıktığında o zamanın dertlerini dile getirmeye çalışmıştık. Göçler, sürgünler, acılar, ölümler; bir arada yaşama gayreti, farklılıklarımızla bir arada yaşama gayretini dile getirmeye çalışmıştık. Maalesef bu sorunlar hâlen devam ediyor, o yüzden şarkılar hâlen güncel. Keşke başka bir iklime kavuşabilseydik de biz de daha çok aşk şarkılarıyazsaydık.

 

Dünyanın en güzel duygusunun Yıldırım için hangi mevsime tekabül ettiğini öğrenmek istiyoruz. Aşk, sanatınızda değil de Vedat’ta nasıl bir yerde? diyoruz.

Sonuçta biz bir arada yaşıyoruz. Aşk da bir ortak yaşam… Mistik aşk, sanat aşkı… Bir insan aşktan bahsediyorsa söz ettiği aşk, ortak yaşama arzusudur. Muhakkak bizim de aşka ya da evliliğe dair bir fikrimiz var. Evlilik de toplumsal bir durum. Ama evliliklerin aşka çare olmadığını görüyoruz. Çünkü müşterek hayat başka bir şey. Çekirdek ailede yaşamak ya da çekirdek aile kurmak meselelerimizden. Ben mesela geniş bir ailede yaşadım. Anneannemi anne diye çağırırdım. Yani birden fazla annem varmış gibi. Birden çok annem babam varmış gibi. Bu aslında güzel bir şey. Şimdiki çocuklara bak anne, babalarla ilgili travmaları var. Bizim de vardır belki de. Altta akan bir nehir ki geçmişimiz geleceğimizle birlikte yürüyür. Kimi zaman da çelme takıyor…

Aşk, kısacası yaşama arzusumuzun belirleyeni, can suyu. Ne kadar aşkın yaşarsak su o kadar berraklaşır. Aşkınlaşmak zor zanaat ama imkansız değil. Daha farklı modellere, yaşam tarzlarına ihtiyaç var. Ters yüz etmek lazım bazı şeyleri.. Kapitalist bir sistemde yaşıyoruz. Bu bir taraftan darmadağın ediyor insanları. Haftada beş hatta altı gün çalışıyorsun. Bir günün kalıyor… insanların libidoları kalmamış, yaşama hevesi azalmış, mutsuz insanlar. Niye mutlu olsunlar ki? Bazen timsahlar gibi olsaydık diyorum; aylarca tek öğün ile yetiniyorlar, kalan zamanlarında yüzüyorlar, keyiflerine bakıyorlar, hayal kuruyorlar belki. Biz ise sürekli survivor durumundayız: Her gün geçim telaşı. Bir evin olmak zorunda mesela. Bunun için de yani para kazanmak için haftanın beş günü, altı günü birilerinin kölesi olmak zorundasın… Düşündüğümüzde korkunç bir çark aslında. Aşka ne kadar zaman kalıyor ki? Aslında asıl mesel bu. Aşk yani aşkınlaşmak… Biz aşkınlaşamıyoruz ki. Hep gerçek hep gerçek. Sabah kalk, saatlerce patronların için çalış…

Yer aldığınız müzik grupları çok çeşitli kimliklere/kişiliklere sahip bireylerden oluşuyor. Bu durum bir yerde grup içi iletişim açısından sorun yaratmıyor mu? Sorunları çözme yönteminiz nedir?

Mozaik şeklinde yaşıyoruz. Mozaik miyiz, beton muyuz, mermer mi yoksa ebru mu… Ebru daha yakın gibi. Mozaik metaforunda yan yanalık var ama bihaber bir yan yanalık. Ebru da birbirine karışmış renkler gibi iç içe geçmiş ve biraz da öyle…Yani sonuçta işin esasında ırk dediğin ne ki? Millet, ulus kavramının tarihi ne ki?

Boğaziçi Üniversitesinden mezun olduktan sonra kültürel bir çatı olarak BGST’yi kurduk. Müzik, dans, tiyatro alanında faaliyet gösteriyor. Yayınevimiz var, ekonomik modelimiz var. Dolayısıyla biz ortak yaşamanın bir hukukunu kurmaya çalıştık. 25 yıldır bu hukuku kurabildiğimiz için Kardeş Türküler ayakta. Bizden sonra da devam edecek. Bizim aynı zamanda bir duruşumuz var . Hırgür yok mu? Olmaz olur mu… Ama yaratıcılık dediğimiz şey de böyle değil mi zaten… Bir münakaşa üzerine kuruludur. Ama önemli olan bu devinimden pozitif bir enerji çıkartmak.

Vedat Yıldırım’ın bir günü nasıl geçiyor?

Aslında biz biraz göçer yaşıyoruz.  O yüzden boş gün bizim için daha çok eve çekilmek, bir şeyler okumak, dinlemek, film izlemek demektir. Müzikle sürekli meşguliyet halinde olduğumuz için daha az dinliyoruz. Ben Kadıköy’de oturuyorum,  mahalle kültürünün kısmen yaşandığı bir yer. Akşamları eş dost bir araya gelmek filan güzel oluyor. Yemek yapmayı çok seviyorum. Ama ona da zaman ayırmak lazım. Tabi sadece yemek içmek üzerine değil; yapmayı, yemeklerin tarihlerine, kökenine kadar inmeyi kastediyorum. Yemek yapmakla müzik yapmanın da bir alakası olmalı herhalde. Türkiye’de zengin bir mutfak kültürü de var. İstanbul bir göçmen şehri. Ortadoğu’dan, Kafkaslardan, dünyanın bir çok bölgesinden gelenler var… Mesela Londra’ya gittiğinizde bazen bir İngiliz’e rastlamayabilirsiniz. Her türlü mutfağı bulabiliyorsunuz. İstanbul da bu yöne doğru gidiyor. Böyle bir dünyaya gidiyoruz. Karışmak iyidir tabi. Karışmak iyidir ama yeter ki ayrımcılık olmasın.

Sizin için “Vakti zamanında folklor kursundan ritim duygusu olmadığı gerekçesi ile kovulmuştur.” şeklinde bir iddia var, doğruluk payı nedir?

Benim ilk enstrümanım, asıl enstrümanım davul, sonra başka vurmalı çalgılar da çalmaya başladım. Nereden bu bilgi gelmiş bilmiyorum. Ritm duygum da fena değildir aslında sanki…

Şarkı sözü yazdığınızı biliyoruz. Bir röportajınızda şiir yazdığınızı da söylemişsiniz.  Hangisi zor?

Şiirle şarkı sözü arasında çok fark var. Şiir uçsuz bucaksız bir alan. Herkes şiir yazar aslında ama şair olmak farklı herhâlde. Yani onda bir disiplin var, “İçimden geldi yazdım” şeklinde olmuyor. O bir emek istiyor. Gelenekleri takip etmek lazım, zaman ayırmak lazım. Ben dönem dönem şiir iklimine girebiliyorum. Sürekli yazamıyorum, bir dönem yazıyorum, sonra üç dört ay belki altı ay elim gitmiyor. Şiirin dili çok farklı. Gündelik akışınızı tersine çeviriyor. Dilin bambaşka olması gerekiyor, bir iklime kavuşması, demlenmesi gerekiyor. Söz yazıyoruz. Doğal olarak şairleri, şiiri tanımaya çalışıyoruz. Etkilenmeye çalışıyoruz.

Şiirlerinden birini bizimle paylaşmasını rica ediyoruz, bizleri kırmıyor, röportajdan önce bizlere şiirini ulaştırıyor.

İyi Hâl Şarkısı

Neşe makamındayız

gam keder ne yük

Şarkımız aç

Fikrimize yakışmaz bu perhiz

sarsın heryeri dardır vaktimiz

neşe  sofrasındayız

içi hoşa taşmaz mıyız

 

bu ziyandır cimri isem

ciğerlerim yerinden oynamıyorsa

firar etmiyorsa karıncalarım

 

Amenna iyi haldeyiz

Her cana devadır

Aniden açılır mavili dağ rengi

sonrası uçsuz bucaksız kefilsiz

ortadeniz

 

yolunuzu gözleriz efendim

habercimiz pus zulalı

olsun

yeter ki kuşku yormasın

sonrası kuşluk vakti

bir de mucizevi ceviz

Çıkmaz boyası ergenlerden

keyfimize merhemiz

Sahneye çıktığınızda farklı bir Vedat’la karşılaşıyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz? Başınıza sahnede enteresan olaylar geliyor mu?

Sahne biraz çocuklaştığımız yer. Gündelik hayatta hepimizi kısıtlayan bir şeyler var: Duruşumuzdan tutun yürüyüşümüze, konuşma şeklimize kadar. Kendin olmakla ilgili olan şey de bu: O kısıtlamaları sanatla atmak, yani ruhumuzu orada, tırnak içinde, yüceltmek durumu. O çocukluğa ulaşmaya çalışıyoruz. Bizim müziğimizde coşkuyla sayko-delilik dediğimiz esriklik iç içe geçiyor. Hani bir köye giderseniz, halay çeken insanlarda kendinden geçme hâli vardır ya. Bu kendini unutma hâli yani ben duygusunu yani egoyu ve süperogoyu unutma hâli… Kendinden geçmek, kendinden vaz geçmek aslında. Biz de sahnede onu yapmaya çalışıyoruz.

Sahne için enteresan mı bilmiyorum ama komik bir olay yaşadık:

İstanbul’da bir yerel bir gazete aradı. Dedi ki: Biz her sene ödüller dağıtıyoruz. Sanat dalında da size verdik ödülü. “Biz derken kime” diyorum. “Size işte” diyor. Diyorum ki: “ Bajar mı Kardeş Türküler mi?” “Hah, işte Bajar” dedi. “Peki, nasıl seçtiniz bizi, kriterleriniz neydi?” diye soruyorum, diyor, “Benim çocuklar seni çok seviyor, biz de size verdik.” Merak ediyoruz, ödül törenine gidiyoruz. Farklı bir ortam işte, önde amcalar teyzeler, “Bız nereye düştük” diyoruz. Sonra çalmaya başlıyoruz. Bir an çalarken, söylerken o muhabbetler geldi gözümün önüne, gülmeye başladım ama gülmeyi durduramıyorum, bu gülme ekibin hepsine bulaştı. Göz göze gelmemeye çalışıyoruz, dinleyiciye de nezaketsizlik yapmamaya çalışıyoruz ama ne yaparsın…

Hayatımın kırılma noktası diyebileceğiniz bir an var mı?

Üniversite sınavında Boğaziçi yazmam belki. Ama çok fazla kırılma noktamız var: Halepçe katliamı, Ahmet Kaya’nın ölümü, Şengal’de kadınların cihatçılar tarafından tutsak edilmesi, Hrant Dink, Tahir Elçi… Yani bunlar hep talihsiz kırılmalar. Sonsuz ıstırap veren anlar bizim için…

Mesela benim babam Almancıydı, ben Almanya’ya gittiğimde orada kalmış olsam muhtemelen şimdi oralarda bir fabrikada işçiydim ya da dönerci ustasıydım. Ama annem istemedi orada kalmayı, sevmedi oraları. Bundan başka Ankara’ya okumaya gitmiş olmam. Bu sebepten amcama hep müteşekkirim, anneme müteşekkirim. Sonra üniversitede folklor kulübüyle tanışmam. Bajar… Bunlar da işte hayat çizgisinde güzel kavşaklar.

Müzikte, sanatın diğer dallarında olduğu gibi deneysel çalışmalar ve birçok yenilik oluyor.  Yakalayabiliyor musunuz yeni müzik tarzlarını?

Ben şanslıyım. Kardeş Türküler’in yanı sıra Bajar var. Folk rock denemeler yapıyoruz. Sonbahara doğru yeni albüm çıkaracağız. O albümde bir takım değişik sound denemeleri yapılıyor. Belki elektronik bir dans bölümü.  Türkiye’deki bir takım dans formlarından yola çıkarak bir üslup yaratmaya çalışıyoruz. Çok farklı olmak gibi bir gayretimiz yok aslında sevdiğimiz şeyleri yapıyoruz. Kardeş Türküler’de de ekibe yeni katılan birkaç genç arkadaş var, konservatuvarlı, batı geleneğini bilen arkadaşlardan.  Onlarla bazı şarkılarda o üslupları bir araya getirmeye çalışıyoruz

Michael Jackson’un ırkçılık karşıtı şarkısı  “They Don’t Care About Us”ın  Kürtçe versiyonunu seslendirdiniz. Nasıl karar verdiniz bu şarkıya?

Michael Jackson’un hayatı çok trajik aslında. Popüler kültürün göbeğinde bir insan ama ustalardan çok ciddi beslenmiş. Onun trajedisi ne biliyor musunuz? Pepsi reklamlarına çıkıyordu, reklam çekimlerinde üstüne bir boya düştü ve pigmentleri bozuldu. “Bu adam beyaz olmaya çalışıyor” diyorlar ya, değil. Adam darmadağın oldu. O sistem, o popüler kültür adamın siyahiliğini öldürdü. Bu onun travması oldu. Ama bir taraftan siyahilere, diğer ezilenlere karşı olan ayrımcılığı o da her gün görüyordu. Bu şarkı direkt o tutumu anlatıyor. Bize bire bir uyan bir şarkı. Sağ olsun, Ahmet Türk’ün yeğeni Heja Türk sözleri bire bir çevirdi. Ve biz de uyarladık.

Bir tiyatro projesinde yer aldığınızı da duyduk.

Evet, Dasdas Tiyatro’sunun sergilediği Yakaranlar oyununun müziklerini Metehan Dada ile yaptık. Bu yaz da Cemal Süreya ve Ahmed Arif’in aynı sahnede buluşacağı bir tiyatro projesinde yer alacağız. Oyunun sahneye konulacağı tarih henüz netleşmedi.

Yakın zaman için belirli bir etkinlik takviminiz var mı?

Bajar’ın sonbahar gibi çıkacak olan albümüyle uğraşıyoruz. Kardeş Türküler’in albümü yedi sekiz ay önce çıktı. Yol albümü. Onun konserleri veriliyor. Yine Kardeş Türküler’in 29 Temmuz’da  Harbiye Açıkhava Tiyatrosunda 25. yıl konseri olacak. 25. yıla özel “Doğu” albümünün plağı çıkacak. Konserler de devam ediyor.

İZNEWS | Zeki OKŞUL