27.6 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 25, 2021

Şebnem Korur Fincancı: Pandemiden tüm devlet yönetimleri sorumlu, hepsi yargılanmalı

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, salgından tüm devlet yönetimlerinin sorumlu olduğunu belirterek, tıpkı savaşlar, toplu katliamlar ve işkencelerde olduğu gibi hepsinin uluslararası mahkemelerde yargılaması gerektiğinin altını çizdi. 

Fincancı, küresel salgının başlamasıyla birlikte atılması gereken temel adımlar olduğuna, özellikle insanların toplu bulunduğu alanların kapatılması gerektiğine ancak bunu tüm ülkelerin son derece sınırlı yapabildiğine değindi.

“Bunun sonucunda da bir yıla ulaşan bir küresel salgınla hayatta kalmaya çalışan insanlar ve onun ötesinde ne yazık ki hayatta kalamayan, kaybedilen insanlarla karşı karşıya kaldık. İnsanlar çalışmaya, toplu alanlarda bulunmaya, toplu taşımalara binmeye zorlandılar” yorumunu yapan Fincancı’nın açıklamalarının satır başları şöyle:

“Bu koşullarda da hastalığın yaygınlaşması ve bu hastalık sonucu ortaya çıkan sağlık sorunlarını gidermek için başvurulan sağlık kuruluşlarının yoğunluğuyla birlikte, hastalıkla daha fazla karşı karşıya kalan sağlık çalışanlarının yüksek ölümleriyle yüzleşmek zorunda kaldık. Geçen bir yıl içinde yalnızca Türkiye’de değil dünyanın her yerinde salgını yönetememe hali vardı.

Bu tam da kapitalizmin bize bu sömürüde hayatta kalacak kadar olanak tanıması ve sınırlarımızı kendi kâr alanlarını büyütecek kadar bizi daha da daraltacak biçime dönüştürmesiyle ilgili. Egemenlerin, kendi kârından asla vazgeçmediği gibi bu dönemi de fırsata çevirerek kendi kârını arttırması da söz konusu oldu. İşin bir başka boyutu ise ne yazık ki dünyada neo-liberal sistemin dayattığı bir sağlık sistemi kurulmuş olması.

Sağlığı piyasaya açma yaklaşımı üzerinden 30 yıldan fazla bir zaman geçti ve bunun yarattığı tahribatı küresel salgında hep beraber ne yazık ki insan ölümleriyle deneyimledik. Ama bu hiç de bir değer olarak düşünülmüyor. Çünkü üretim sürdüğü ve kâr etmeye devam ettikleri sürece bu sistemi de sürdürme kararlılığındalar.

Türkiye’de özel hastaneler başta pandemi hastanesi olarak ilan edildi ve Sağlık Bakanlığı, herhangi bir ödeme yapılmayacağına dair genelge de yayınladı. Ancak daha sonra bu açılma politikaları, ekonomiyi de destekleme ve ulusal çıkar tanımlamasıyla beraber bu genelge sanki yokmuş gibi bir duruma dönüştürüldü ve genelge unutuldu.

Aslında o genelge üzerinden başka bir genelge çıkmış değil dolayısıyla özel kurumların da pandemi hastanesi olarak kullanılması ve herhangi bir ücret alınmamasına dair düzenleme devam ediyor. Fakat özel hastaneler bununla ilgili bir adım atmadılar. Aslında bir kısım daha küçük ölçekli özel hastaneler, sorun yaşadıkları için kamulaştırılsın diye devletin gözünün içine de baktılar. Sonra tekrar genelge hatırlatıldığında birtakım adımlar atıldı. Özelleştirilmiş bir sağlık sisteminde çok ciddi sorunlar yaşanılacağı muhakkak. Bu aynı zamanda sağlık hizmetinde bir ayrımcılığa da yol açıyor.

Çünkü özel hastanelerden hizmet alabilecek durumda olanlar yoğun bakım yatağı bulabilirken ya da hastanede yatıp en azından hastalık sürecini izlem altında geçirebilirken; bu olanaktan yoksun olanlar, kamu hastanelerindeki yoğunluk nedeniyle evlerinde takip edilmek zorunda kalıyorlar.

Doğru bir kapanma stratejisi izlemediler. Hele ki üretimin devam ettiği koşullarda çalışanlar, hem toplu olarak bulundukları fabrikalar ve atölyelerde bu hastalığı daha fazla aldılar hem de kullanmak zorunda kaldıkları toplu ulaşımlarda virüsle kaçınılmaz olarak daha fazla karşılaştılar. Aldıkları bu virüsü eve taşımaları, evde de hane halkını bu virüsle enfekte etmeleri doğal bir sonuç.

Dolayısıyla burada bireysel bir sorumluluktan değil merkezi bir sorumluluktan söz etmek mümkün, bunu önlemediler. Kendi açıkladıkları verilere göre dahi 20 bine dayanmış ölüm sayılarıyla bunların önemli bir kısmının önlenebilir olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyordu. Bir filyasyon mekanizması işletilmiş olsaydı sıfırıncı vakaya kadar ulaşma imkânımız olacaktı. Dolayısıyla hastalık yayılmadan önlenebilecekti. Oysa bu yoğunluk nedeniyle temaslı taramalara bile yetişemediklerini biliyoruz. Önlenebilir ölümlerle karşı karşıyaysak bir yaşama hakkı ihlalinin de söz etmek mümkün.”

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı, salgından tüm devlet yönetimlerinin sorumlu olduğunu belirterek, tıpkı savaşlar, toplu katliamlar ve işkencelerde olduğu gibi hepsinin uluslararası mahkemelerde yargılaması gerektiğinin altını çizdi. 

Fincancı, küresel salgının başlamasıyla birlikte atılması gereken temel adımlar olduğuna, özellikle insanların toplu bulunduğu alanların kapatılması gerektiğine ancak bunu tüm ülkelerin son derece sınırlı yapabildiğine değindi.

“Bunun sonucunda da bir yıla ulaşan bir küresel salgınla hayatta kalmaya çalışan insanlar ve onun ötesinde ne yazık ki hayatta kalamayan, kaybedilen insanlarla karşı karşıya kaldık. İnsanlar çalışmaya, toplu alanlarda bulunmaya, toplu taşımalara binmeye zorlandılar” yorumunu yapan Fincancı’nın açıklamalarının satır başları şöyle:

“Bu koşullarda da hastalığın yaygınlaşması ve bu hastalık sonucu ortaya çıkan sağlık sorunlarını gidermek için başvurulan sağlık kuruluşlarının yoğunluğuyla birlikte, hastalıkla daha fazla karşı karşıya kalan sağlık çalışanlarının yüksek ölümleriyle yüzleşmek zorunda kaldık. Geçen bir yıl içinde yalnızca Türkiye’de değil dünyanın her yerinde salgını yönetememe hali vardı.

Bu tam da kapitalizmin bize bu sömürüde hayatta kalacak kadar olanak tanıması ve sınırlarımızı kendi kâr alanlarını büyütecek kadar bizi daha da daraltacak biçime dönüştürmesiyle ilgili. Egemenlerin, kendi kârından asla vazgeçmediği gibi bu dönemi de fırsata çevirerek kendi kârını arttırması da söz konusu oldu. İşin bir başka boyutu ise ne yazık ki dünyada neo-liberal sistemin dayattığı bir sağlık sistemi kurulmuş olması.

Sağlığı piyasaya açma yaklaşımı üzerinden 30 yıldan fazla bir zaman geçti ve bunun yarattığı tahribatı küresel salgında hep beraber ne yazık ki insan ölümleriyle deneyimledik. Ama bu hiç de bir değer olarak düşünülmüyor. Çünkü üretim sürdüğü ve kâr etmeye devam ettikleri sürece bu sistemi de sürdürme kararlılığındalar.

Türkiye’de özel hastaneler başta pandemi hastanesi olarak ilan edildi ve Sağlık Bakanlığı, herhangi bir ödeme yapılmayacağına dair genelge de yayınladı. Ancak daha sonra bu açılma politikaları, ekonomiyi de destekleme ve ulusal çıkar tanımlamasıyla beraber bu genelge sanki yokmuş gibi bir duruma dönüştürüldü ve genelge unutuldu.

Aslında o genelge üzerinden başka bir genelge çıkmış değil dolayısıyla özel kurumların da pandemi hastanesi olarak kullanılması ve herhangi bir ücret alınmamasına dair düzenleme devam ediyor. Fakat özel hastaneler bununla ilgili bir adım atmadılar. Aslında bir kısım daha küçük ölçekli özel hastaneler, sorun yaşadıkları için kamulaştırılsın diye devletin gözünün içine de baktılar. Sonra tekrar genelge hatırlatıldığında birtakım adımlar atıldı. Özelleştirilmiş bir sağlık sisteminde çok ciddi sorunlar yaşanılacağı muhakkak. Bu aynı zamanda sağlık hizmetinde bir ayrımcılığa da yol açıyor.

Çünkü özel hastanelerden hizmet alabilecek durumda olanlar yoğun bakım yatağı bulabilirken ya da hastanede yatıp en azından hastalık sürecini izlem altında geçirebilirken; bu olanaktan yoksun olanlar, kamu hastanelerindeki yoğunluk nedeniyle evlerinde takip edilmek zorunda kalıyorlar.

Doğru bir kapanma stratejisi izlemediler. Hele ki üretimin devam ettiği koşullarda çalışanlar, hem toplu olarak bulundukları fabrikalar ve atölyelerde bu hastalığı daha fazla aldılar hem de kullanmak zorunda kaldıkları toplu ulaşımlarda virüsle kaçınılmaz olarak daha fazla karşılaştılar. Aldıkları bu virüsü eve taşımaları, evde de hane halkını bu virüsle enfekte etmeleri doğal bir sonuç.

Dolayısıyla burada bireysel bir sorumluluktan değil merkezi bir sorumluluktan söz etmek mümkün, bunu önlemediler. Kendi açıkladıkları verilere göre dahi 20 bine dayanmış ölüm sayılarıyla bunların önemli bir kısmının önlenebilir olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyordu. Bir filyasyon mekanizması işletilmiş olsaydı sıfırıncı vakaya kadar ulaşma imkânımız olacaktı. Dolayısıyla hastalık yayılmadan önlenebilecekti. Oysa bu yoğunluk nedeniyle temaslı taramalara bile yetişemediklerini biliyoruz. Önlenebilir ölümlerle karşı karşıyaysak bir yaşama hakkı ihlalinin de söz etmek mümkün.”

Bugünden