Rejim tartışmalarının gölgesinde demokrasi arayışı

Selçuk Arslan – Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemini öngören referandumun ardından Türkiye’de son yıllarda var olan ‘Rejim ve Sistem Sorunu’ tartışmaları alevlendi. Bu tartışmalara bir de 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen ve süre gelen OHAL uygulaması da eklenince ‘Rejim ve Sistem tartışmalarına paralel olarak kadim mesele olan demokrasi tartışılır hale geldi. Burada asıl meselenin ‘Türkiye’de rejim ve sistem’ tartışmalarının gölgesinde kalan ve irdelenmesi gereken unsurun demokrasi olduğu kanaatindeyim. Gelinen süreç itibarıyla bu konu etrafında düşünmeye devam edeceğiz. Bu kadim mesele günümüz ve geleceğimizin sorunu olarak duruyor ve çözümü de pek kolay olmayacak gibi.

Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan itibaren siyasal sistemde baskı-daralma, açılma-kısmi özgürleşme gelgitleri yaşamaktayız. Örneğin 1923 tarihi demokrasinin başlangıcı olarak görülecekse, Zilan Katliamı, Dersim Katliamı, 27 Mayıs Askeri Darbesi, 12 Eylül Askeri Darbesi‚ Faili Meçhuller, 33 Olayları ve Karakol Baskınları, Sivas Katliamı gibi devletçi bir refleksle kapanma olarak okunabilir. 2002-2007 için yine açılma diyeceksek, 2010 sonrası için sert bir baskı-daralma dönemi diyebiliriz. Özellikle darbe girişimi sonrası demokrasi rafa kaldırıldı.

Bu bağlamda, Türkiye’de demokrasinin gelişimi açısından geçmiş ile günümüzün bağını kopartmayacak bir genelleme yapacak olursak esas itibariyle iki paradigma üzerinde durmamızda yarar var. Bu iki paradigma sürekli rekabeti, demokrasinin gelişimi noktasında en büyük engeli oluşturmuşlardı.

Birincisi, “Topluma, bireylere daha fazla hak ve özgürlük vermenin, devleti ve rejimi tehlikeye atacağına” inanan devletçi paradigma. Bu bakış, toplumdan korkuyor, ciddi bir varoluşsal güvensizlik üzerine oturuyor ve toplumu baskılayarak, kendi muhalefetini de yaratıyor. Tam bir kısır döngü.

İkinci paradigma ise, baskı dönemlerine karşı mücadele edenlere eşlik ediyor; baskı dönemleri sona ermek zorunda kaldığında biraz çiçek açıyor ama kısa sürede toparlanarak iktidarlarını merkezileştiren (yeni) devletler bu çiçekleri yolmaya başlıyorlar. Kısaca bu paradigma, “bireysel-toplumsal hak ve özgürlükleri genişletmenin, devleti ve rejimi kuvvetlendireceğine,rejime istikrar getireceğine” inanıyor.

İlk paradigma siyasal gücü merkezileştirmeyi, yani tekçiliği, çare görürken, rakip paradigma, güç ve yetki bölüşmeyi kadim siyasi meselelerimize çözüm olarak sunuyor. 16 Nisan 2017 referandumunda da bu iki paradigmanın yarıştığını gördük. Bu yarış geçmişle hesaplaşmanın da ötesine geçerek yeniden kurtuluş tartışmalarına hatta ikinci kurucu lider tartışmalarına kadar gitti. Bu tartışma intikam duygusuyla beslenen tarafta gurubu da yarattı. Yasalar, yönetmenlikler demokrasi esaslarına değil de geçmişin hesaplaşması üzerinden çıkartıldı. Hukuk başta olmak üzere yaşamın her alanında hesaplaşma üzerine kurulu bir paradigma inşa edildi. Evrensel demokrasi tamamıyla rafa kalktı. Bu yarışta kaybeden demokrasi olurken kazanan ise otoriter rejim oldu.

Paradigmaların çatışması AKP’yi doğurdu

Asıl demokrasi meselesi de bu noktada ‘Siyasal rejim’ tartışmaların gölgesinde kaldı ve geriledi. Yukarıda sunulan her iki paradigma sürekli taşıma halinde olurken Türkiye’de sağ merkez partiler yükselişe geçti. Özellikle 1990’ların sonlarında dünyada neo-liberal politikalarda ısrarcı olan sağ partiler kitle desteğini hızla yitirirken Türkiye farklı bir seyir izledi. Türkiye’de neo-liberalizmin emekçi ve muhalif kitleleri rejimden yabancılaştırması, iki paradigma arasında çatlak ve çatışma AKP’yi doğurdu. 1990’larda Türkiye’den çatışma nedeniyle yaşanan hegemonya krizini çözmeye aday olan AKP, böylelikle toplumsal destek buldu. Bu süreci 2017 yılına kadar toplumsal reformlar ve AB uyum süreciyle götüren AKP 2007 demokraside yine açılma süreci başlattığı algısını da topluma empoze etti. Akabinde gelişen süreçte neo-liberal dönüşüm kapsamında hayata geçirilen ekonomik ve politikalar nedeniyle demokraside kapanma dönemi başladı. Bu süreç aslında Türkiye’den sağ popülist paradigmanın hayata geçtiği süreci de başlatmış oldu. AKP’nin derinleştirdiği demokrasi krizi giderek yerini rejim tartışmasına bıraktı. AKP’nin tekçi ve otoriter rejim kurma çabası demokrasiyi rafa kaldırdı. Tüm hesaplarını yeni rejim üzerine yapan AKP sağ politikaları bir bir hayata geçirdi. Rejim tartışmasına sıkışan demokrasi Türkiye’de farklı bir seyir izledi ve hızla geriledi. Bu kötü tabloya bir de Cumhurbaşkanlığı sistemini öngören referandumda AKP’nin kazanması eklendi. Böylelikle Türkiye’ demokrasisini arar hale geldi.

24 Ocak kararları milat oldu

Tüm bunlara ek olarak finans-kapitalin yaşadığı kriz ve sonrasındaki pazar arayışı Türkiye’de demokrasiye ciddi darbe indirmiştir. Seksenli yıllarda finans kapitalin yaşadığı kriz sonrası Türkiye’de 12 Eylül darbesinin yapılması ve akabinde neo-liberal politikaların hayata geçirildiği 24 Ocak kararlarının alınması bu yönüyle değerlendirilmelidir. 24 Ocak kararları Türkiye’de bir milat olarak yeni sağ paradigmaya iktidar yolu açtı.

Demokrasi dünya ölçeğinde küçüldü

Demokrasideki gerileyiş, Türkiye ve dünya ölçeğinde Demokrasi Endeksi verilerine de yansıdı. The Economist Intelligence Unit’in 2016 Demokrasi Endeksi’ne göre Türkiye, 165 ülke ve iki bölge arasında 97’inci sırada. Türkiye, listede birlikte sınıflandırıldığı Batı Avrupa’daki 21 ülkede demokrasi olmayan tek ülke. ‘Seçim süreci ve çoğulculuk’, ‘kişisel özgürlükler’, ‘hükümetin işleyişi’, ‘siyasi katılım’ ve ‘siyasi kültür’ alanlarında en düşük notu 2.65 ile ‘kişisel özgürlükler’ kategorisinde almıştı. ‘Otoriter rejim’ olarak tanımlanan 51 ülkeden 32’sinde “Kişisel özgürlük” kategorisi puanı Türkiye’den yüksek çıkmıştı.

Ayrıca, 2016 Demokrasi Endeksi verilerine doğru orantılı olarak global anlamda demokratik durgunluk yaşandığını gösterdi. 2015 endeksinin global ortalaması 5.55 iken 2016’da bu puan 5.52’ye düştü. Dünya nüfusunun yüzde 49.3’ü bir şekilde demokrasi, yüzde 4.5’i tam demokrasi, üçte birinden fazlası otoriter rejimde yaşıyor.