KHK’yle ihraç edilen Prof. Dr. Haluk Savaş hayatını kaybetti

Uzun süredir kanser tedavisi gören Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Haluk Savaş, Adana’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

Prof. Dr. Haluk Savaş, Gaziantep Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyken 2016 yılında KHK’yle ihraç edildi. Daha sonra cezaevine giren Savaş’a burada kanser teşhisi konuldu.

Ameliyat olan Haluk Savaş, daha sonra yurt dışında tedavi edilmek istendi ancak ülkeden çıkışına izin verilmedi. Bunun üzerine adına kampanyalar başlatılan Savaş’ın yurt dışına çıkışına izin verildi.

KHK’li Platformları Birliği’nin kurulmasında büyük rol oynayan ve  masum insanlara yapılan haksızlık ve zulümle mücadele eden  Prof. Dr. Haluk Savaş, beraat etmesine rağmen yurtdışı yasağı ile yurtdışına çıkışı ve  tedavisi engellenmiş binlerce KHK’linin sesi olmuştu.

Kanser tedavisine yurt dışında devam etmek için uzun süre, hukuksuz bir şekilde el konan pasaportunu geri almak ve yurt dışı yasağını kaldırtmak için verdiği kişisel ve haklı mücadelesi ile bütün Türkiye kendisini tanıdı.

Haluk Savaş kimdir?

Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Haluk Savaş, Olağan Üstü Hal (OHAL) döneminde çıkartılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 1 Eylül 2016’da Gaziantep Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edildi.

Aynı ayın sonunda da gözaltına alınarak tutuklandı. İki aya yakın hapishanede kaldı. Bu sırada kanser hastası olduğu anlaşıldı. Buna rağmen tekrar hapishaneye gönderildi.

Tedavisi aksadı, bilirubin düzeyleri 20’ye kadar çıktığı halde bir hafta on gün, dört duvar arasında tutuldu. Gecikmeli de olsa ameliyata alındı. Her ne kadar başarılı bir ameliyat olsa da (ameliyattaki) yüzde 6 ölüm riskini göze almıştı.

Cerrahinin en büyük ameliyatıydı, tam 9 buçuk saat sürdü. Kendi anlatımıyla “kötü bir hastalık, en ağır kanserlerden biri” ile mücadele ediyordu. Safra yolu kanseriydi ama pankreasta da vardı. 39 ay ömrünün kalacağını istatistikler söylese de bunun 35 ayı geçti, “Çok şükür iyiyim, yaşıyorum” diyordu.

2019 yılının ocak ayında beraat etse de temel seyahat özgürlüğünden mahrum edilen Savaş, sonunda pasaportunu alabildi.

Kendi ağzından hikayesini şöyle aktarıyordu Savaş:

“Ben Türkiye’de yaşadım, vücudundaki Rus kurşunu ile öldü dedem, İstiklal gazisidir. Doğu cephesinde Ruslardan kurşun yemiş ve seneler sonra o Rus kurşunuyla öldü. O kurşun orada kalmış, o zamanlar röntgen cihazı yok. Akciğerine yediği kurşunun orada kaldığı anlaşılamıyor. İstiklal gazisi bir subay, yüzbaşı…

O insan orada kan dökmüş ve o coğrafyayı kendisine yurt edinmiş bir Çerkes. Dünyaya bakışı öyle. Gitmiş Kürt isyanlarını bastırmış, ninem Kürt. İsyancı bir ailenin kızıyla evlenmiş. Bu topraklarda benim ailemin emeği var, bırakmam. Bir gün gitmek, terk etmek zorunda kalırsam belki giderim ama bilirim ki orası benim toprağımdır.

Tamam çok özel bir şey yüklemiyorum, “devlet vatan, toprak” hani… Bunları benim için çok özel anlamlar ifade etmiyor. Ama “bedeli ödenmiş” bir şey. Ben orada “kiracı değilim. Ben orada ev sahibi”ydim, ev sahibiyim, onu anlatmaya çalışıyorum. Dedemin adı Mustafa Asım Savaş, babamın dedesinin adı da Tayyar Savaş. Tayyar Aron hatta. Hani Yahudi miyim, diye de baktım ama Çerkes. Aron diye yazılmış Harun kelimesi.

O dönemde yazılışı öyleymiş. Öbür tarafta da babamın annesi de Kürt, Bedirhan Beyin soyundan. İstanbul’da doğmuş. Kılıç Yarası Gibiromanında anlatılır Bedirhan Bey ailesinin İstanbul’daki yaşantısı. Çocuklarımdan birine Bedirhan Bey’in ismini koydum atalarını bilsin diye ama ben Kürt milliyetçisi değilim. Oğlum hiç değil. Belki biraz da Kürt milliyetçiliğine gıcık.

Anne tarafı da Nogay Tatarı, (bu yüzden de küçük çocuğumun adını Giray koydum) onları da araştırdım. Stavrapol’den gelmişler çok da uzak değiller babamlardan. Babamın ve annemin geldiği coğrafya birbirine yakın, 100 kilometre var belki. Gabardey cumhuriyeti ve Stavrapol. Sert Kafkas ırkları…

Yüzde 75’i Kafkasya kökenli bu insanların hiç kimseye eyvallahı yok. Ruslar Kafkasya’yı Osmanlı’dan devralır, Rus general Çerkes yaşlısına, “Artık buraların hesabı bizden sorulur. Sultan buraları bize verdi.” der. Çerkes yaşlısı, “Ey general şu ağaçtaki kuşu görüyor musun?” der, “O kuşu sana verdim, hadi git tutabilirsen. Osmanlı bizi teslim etmiş olabilir ama tut bakalım tutabiliyorsan.”