İlhami Işık ‘Balıkçı’: Çözüm süreci, aslında Gezi olayları esnasında bitirildi

Bir gün ensesinden fotoğrafı çekilmiş birini gördük. Oldukça gizem katılmış bir fotoğraf. Toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren “çatışma”nın çözümü konusunda adımların atılacağını söylüyordu. Dolayısıyla insanlar meraklandılar. “ Balıkçı” lakaplı biri ortaya çıktı. Çözüm ve çözümsüzlükten bahsetti. Her kesimin ilgisini çeken gizemli bir fotoğraf ve gizem dolu, lakaplı bir ense; üzerine çokça tartışma ve konuşma yapıldı. Yani, realitesine, realitesizliğine kadar…

Biz de biraz o süreçte yaşananların gerçek olup olmadığı üzerinde durmak istedik.

iznews olarak sorularımızı tüm açıklığıyla sorduk. Verilen cevapları da olduğu gibi sizlerle paylaşıyoruz.

Röportaj : İhsan Kaçar | Ercan Ekinci

“Balıkçı” hayal ürünü mü? Bir piyer mi? Bu süreç nasıl gelişti? Kimler sizi buldu? Birileri sizinle iletişime mi geçti? Siz mi iletişime geçtiniz?

Yani, doğru bir soru. Ama şu var; bu süreç o gün başlayan bir şey değil. Yani “balıkçı”nın ortaya çıkmasının bir 15 yıl evveli vardı. Yani çok eski bir sorun. Köklü bir sorun, Kürt Meselesinin yaklaşık 40 yıllık çatışmalı bir geçmişi var ve hâlen de öyle. Bir de dönem dönem çok fazla şeytanlaştırılmış bir mesele, bugünkü gibi. Yani nasıl bugün artık konuşmanın neredeyse imkansız hale geldiği bir dönem oluştuysa, o zamanlarda da öyle dönemler yaşandı. Psikolojik anlamda en ağır dönemlerden bir tanesi. Ama fiziksel anlamda en zor dönemler olan 90’ların ortalarında başlayan bir şey. “Balıkçı”nın hikâyesi ise toplum tarafından ya da medya tarafından 2010 yılında duyuldu. Ama bunun temeli 90’lı yıllarda atılmış. Yani benden evvel de olan bir şey var. Kürt Meselesi köklü bir mesele. Bu meselenin başka bir şekilde de çözüme kavuşması, çözüm yolunun geliştirilmesi konusunda düşünceler, devletin çeşitli kurumlarında tartışılan ve hayata geçirilmeye çalışılan bir durumun sonucu. Tabi bu tür meseleler bazen konjonktürel olarak seyredilebiliyor. O dönemler hak ve özgürlüğe sahip olanlar, ya iktidar ya da iktidar ortağı oluyorlardı.

“Çiller ve Ağar ekibi, bu problemi kökten çözdüğüne inanıyordu ve devleti de buna inandırdı”

 

Ama bu bir yerde başladığı için, durmadı doğal olarak, çeşitli şeylerde…

O süreçte gazeteciler ve aydınlar üzerinden bu durum tartışılıyordu. Dünyada da benzer sorunlar bu yöntemle tartışılıp çözülüyordu. Daha çok akil insanlar, gazeteciler, aydınlar veya bölge sorununu bilen örgüt hiyerarşisi dışında olanlar tarafından adımlar atılır, ondan sonra devlet ve örgütler bir araya getirilir. İkincisi de devlet ve örgüt hiyerarşisi dışında olan kesimlerin tartıştığı kısa ya da orta vadeli adımları tespit ettiği girişimlerle olur. Bu sorunların kaderi de böyledir. İşte, Özal’dan sonra yine devam eden bir şey ama çetin yıllardı, o zaman toprağın ağladığı yıllardı. 93 – 96 süreci: hem çatışmalar var hem de bunun dışında neler yapılabilir diye düşünceler ortaya atılırdı. 95’te Aralık seçimi kırılma anı oluyor. O Aralık seçiminde mevcut devleti yöneten ekip yani Çiller ve Ağar ekibi, bu problemi kökten çözdüğüne inanıyordu ve devleti de buna inandırdı. Yani köylerin yakılması, faili meçhuller cinayetler gibi olaylar. Hatta o dönemin siyasi partisinin (HADEP) temsil kabiliyetini yitirdiğine inanıyorlardı. Zor süreçlerdi. O dönemde anne çocuğunun cenazesi için, ‘ben tanımıyorum’ derdi. Böyle bir ortam ve bu kadar ağır koşullarda, ölme tehlikesi olan bir dönemde halk yine oyunu HADEP’ten yana kullanıyordu.. Hâl böyle olunca yeni arayışlar ve alternatifler devlet katında tartışılıyordu. Devlet yönetiminde diyalog ve müzakere süreçlerini destekleyen kadro, bu süreçten sonra baskın gelmeye başladı. Azınlıkta olmasına rağmen, yarını görebilen kadrolardı bunlar ve bizimle diyaloga geçtiler.

“Balıkçı”, gizem yaratmak için bilinçli olarak oluşturulmuş bir kurgu muydu? Sanki dikkatleri bu soruna çekmek veya kamuoyu oluşturmak için bilinçli yapılmış bir kurgu gibi.

Hayır. 15 yıl evvel olan bir şey. 96 yılında olan görüşmeler. Tabi görüşmeler basına hiç bir zaman yansımadı. Sadece 97 yılında ‘işte görüşmeler oluyor’ diye sızma oldu; Ordu ile Sabri Ok’un telefon görüşmeleri. Ama görüşme trafiği hiçbir yerde konuşulmadı. Hatta devlet bu görüşmeleri hep inkâr etti, ‘devlet, teröristlerle konuşmaz’ babında. Bu deneyimleri toplumun bilmesi gerekiyor. Toplum bu tür deneyimleri bilmediği zaman süreçlerde tıkanma ve aksama oluyor. Evet, yıllarca görüşmeler böyle devam etti ama bunun bir garantisi yoktu. Toplumu arkanıza alırsanız bir garantisi olur ve katkısı da olur.

Bugüne kadar yapılan görüşmelerin süreçlerini anlattınız. 15 yıl öncesine kadar gittiniz. Fakat sizinle başlayan süreç biraz daha farklı, merak ettim “Balıkçı” bir kişi mi, yoksa balıkçı çok kişi miydi? 

Şöyle söyleyebilirim sana: ”Balıkçı” bir kişi…

Siz yani…

Tabii, fakat şöyle bir boyut da var: tek başına bir insan değil. Yani karşılıklı mekanizmaların ortak şeylerini dile getiren bir grup insan. Yani PKK’nin görüşleri de var. Doğal olarak tarafların, gazeteciler ve aydınların da içerisinde olduğu bir grup insan. Bizim ülkemizde siyasal iktidarlar, sivil siyaset ya da hükümetler bir problemin çözümü konusuna ancak 2013’ten sonra yönelebildiler. Yani etkili olabildiler.

Geçmişte, daha çok devlet mekanizmaları ve güvenlik bürokrasisi ile çözmeye çalıştılar. Ama devletin esas yürütücü aygıtı hep güvenlik bürokrasisi olmuştur. Problemleri yaratma ya da problemleri çözme konusunda karar sahibi onlar olmuştur. İlişki ağı da hep güvenlik bürokrasisi üzerinden yürümüştür. Bu durum 2012 yılında değişmeye başladı. Sivil siyasetin müdahalesi ile, biz 2010 yılının Ramazan ayında ateşkesi sağlamaya çalışırken bırakmadılar. O dönem yazdığımız ateşkes mesajımız ve metnimiz var. Ama bazı güçler, parayla tutulan bir teknenin İmralı Adası’na gitmesine izin vermedi. Yani MİT müsteşarının adaya gidip Abdullah Öcalan’la görüşmesini bir asker (Albay) engelliyor.

Biraz daha netleşmesi için soruyorum…

 Aynen öyle yapılıyor. 2006’da başlayan bir süreç var, 1990’ların devamı. Ankara’da başlıyor. 96’nın devamı olan bir süreç var, 2006’da Ankara’da devam ediyor. Çözümün neredeyse bittiği bir dönemde, bize ihtiyaç duyuluyor.

“Cemaat sürekli engel çıkardı”

 

Burada Oslo görüşmeleri mi başlıyor?

Cemaat sürekli engel çıkardı. O dönemlerde cemaatin egemen olduğu güvenlik bürokrasisi bu süreci bildiği için, taraflar arası verilen sözler, gelişen süreç sabote edilerek güvensiz bir ortam yaratılmaya çalışılıyordu. Gelişmesi engelleniyordu. Adım atacaksınız ama birden bire bütün kadrolarınıza saldırılar oluyor.

Sanırım Paris olayından söz ediyorsunuz. 

“Evet” böyle de olunca süreç tıkandı. Bunlar, toplumun bilmediği ve arkada, perde gerisinde yaşanan şeyler. Toplumun bunları bilmesi lazım. Kim engelliyor, kim tıkıyor, bilecek. Bu durumların bundan sonra konuşulması daha sağlıklı olur.

Biraz daha netleştirmek ve şeffaflaştırmak için soruyorum: niye siz, Ahmet, Mehmet değil de siz? Bir de bu durumu sadece cemaat mi engelledi?

Şeffaf olmayan bir konuyu konuşuyoruz. Şeffaf olunamaz zaten. Siz niye M. Ali Birand gibi soruyorsunuz? Bu soru absürt bir sorudur. Bunun bir arka planı var. Ben de sordum onlara ‘niye ben?’. Yani benim akademik kariyerim buna yetmiyor. Siyasal bir pozisyonum yok. Sizin bir sürü üniversiteniz, akademisyeniniz vardır. Bin yıllık bir devlet geleneği var. Niçin ben?

Ne dediler?

Dediler ki, ‘eğer onlar görevlerini yerine getirmiş olsalardı biz burada olmazdık’. Bu cevabın aynısını size söylüyorum. Ben de sordum. Niye ben, bu benim boyumu aşan bir durum. İlk gün de söyledim, yani 96’da. Tabii onlar sadece benimle değil, diğer Kürt aydınlarıyla da görüşmek istediler.

Soruma tam cevap alamadım. Neden siz? 

 “Ben iyi bir adamım.”

Öcalan’dan da size bilgi geldi mi? Arabuluculuk için? 

Bu süreçte Öcalan ile görüşmeler oldu. Bunlar yazıldı. O mektuplar MED TV’de yayımlandı. Öcalan daha yakalanmadan önceki televizyondan söz ediyorum. Orada o yazışmalar ve mektuplar ifşa edildi. O dönem öldürülen Avrupa temsilcisi Kani Yılmaz okudu. Kitabı da yazıldı; ‘Devlet ve Muhatapsız Barış’ diye. İdeolojik yaklaşımlardan ötürü 4 yıl süren tıkanıklıktan sonra biz tekrar 2010 yılının Ramazan ayında ateşkes teklifi yaptık. Ramazan ayında bu teklifi Abdullah Öcalan’a sunduk ve devlet içerisindeki bazı güçler bu teklifi engelledi.

Bunu engelleyen güçler kimlerdi?

Devlet kademelerinde, daha çok askeri kişilerdi.

Kaç kişiydiniz, bir grup olarak mı devreye girdiniz, yoksa tek başınıza mı?

 Tabi ki, ben Süpermen değilim ki.

Mesela İmralı ile nasıl ve hangi kanallarla iletişim kurdunuz? Avukatların dışında başka bir kanalınız varmıydı? 

Yok. Avukatlarla sonra görüştüm, benim de İmralı’ya gitmem gerekmiyor ki. İmralı’ya herkes gitmiştir, onu merak etmemek gerekir. Gitmeyen ve Öcalan’la görüşmeyen yok ki, şöyle demek istiyorum: Ben, sizinle ortak akla varmışız, sorumluluğu taşıyacak ortak bir akla ihtiyaç var. Bu tür başlangıçlar yalnız bizim ülkemizin kaderi değil, dünyada da benzer başlangıçlar olmuştur. Çünkü 3. Taraflara ihtiyaç var ve yardımcı olunur.

Bizde nasıl işledi?

Bizde işte tam tersi. Üçüncü tarafların olmaması için çaba gösterdiler. İngiltere’de kiliseler IRA’dan desteğini çekti. Desteğini çekince IRA görüşmeye mecbur kaldı. İspanya’da ETA’nın arkasında Fransızlar vardı ve desteklerini çekince ETA mecbur kaldı. Güney Afrika’da dünya desteğini çekti artık ırkçı yönetimden. Bizde de tam tersi; hem Suriye hem İran hem diğer faktörler bu meselenin büyümesinden taraftılar. Yani bölgesel aktörler PKK’nin lojistik aldığı, yaşam bulduğu, barındığı yerlerdeki aktörler bu meselenin çözülmemesi için uğraştılar. Yani, sadece bir siyasi iradeye inanmak yetmiyor meseleleri çözmede. Hele böylesine çetrefilli bir coğrafyada çok fazla el olmasından dolayı, sorunların çözülmesi de zordur. Bu zorluklar aşılmadı ve çözemedik. Sorun bu…

Yine “Balıkçı”ya dönelim! “Balıkçı” bir dönem çok popülerdi. Şu an ne durumda?

O bir dönem geçti artık…

Çözüm Süreci artık bitti mi diyorsunuz?

Şu aşamada biraz zor…

Devamla…

Son görüşmelerin yol haritasını ben yazdım; yani Çözüm Süreci’nin. Eylül ayının başlarında yazmıştım. Ancak her şeyi bildikten sonra biz bilfiil devreye girebildik. Siyaseten bu işi söyleyebilirler. Onun için siyasal aktörler olmazlar zaten. Fotoğrafın içerisinde başlatıyorsunuz ve eylül ayında İmralı kabul ediyor. Siyasal iktidarın da hesabına gelen bir şey. Ortak kabulü öyle bir süreç yayılıyor. Ama ülkede Gezi olayları oluyor, Gezi olayları boyutunu herkes kendine göre ayrı okuyor: kimi işte ‘gezi olaylarının arkasında ABD olduğu için ABD bu hükümetin, iktidarın fişini çekmiştir.Artık pazarlık gücü kalmamış ve iktidar gidicidir.’ diyor. Öyle olunca çekilme süreci durdu. PKK de öyle okudu. Öyle okumasını da sağladılar. Türkiye’deki aydınlar, sol, demokrat kesimler de,‘demokrasi olmazsa barış olmaz.’ derlerdi. Absürt teorisine sığdırdıkları için süreç tıkandı. Yoksa etnik meseleler, inanç meseleleri, mezhep meseleleri demokrasiyle hiç alakası yok. Faşist diktatörlüklerle bile bu problemler çözülebilir.

“Gezi olaylarını PKK’nin yanlış okumasını sağladılar”

 

 İddianız,

Hükümet çözüm sürecini Gezi olayları sonrasında bitirmeye karar verdi. Hükümettin Gezi’deki Kürt rahatsızlığı neydi?

Hayır, PKK’nin Gezi olayları esnasında aksedilen süreci okuması yanlış oldu. Yani ABD bu iktidarı istemiyor. Eğer ABD bu iktidarı istemiyorsa, bu iktidar gidici. Şimdi siz gidici bir iktidarın taahhütlerine yatırım yapmazsınız. Öcalan’ın çağrısı gecikti. Öcalan’ın çok istediği bir şeydi, geri çekilme, silahsızlandırma bunlar zorla ikna edilmiş durumlardı. Öcalan bu durumun devam etmesini istiyordu. Ama istemeyenler bu süreci zehirlediler. Gezi süreci, her iki taraftan da çok derin bir kırılmaya sebep oldu.

 Hükümet, Gezi sürecini Cemaat’in organizasyonu olarak mı yorumladı?

Sürecin derinleşmesini onlar sağladı. Bir problem vardı. İnsanların hükümetten bir rahatsızlığı vardı elbette. Özellikle o bölgede yaşayan çok sayıda aydın ve çevre var. Aydın çevrelerin özellikle mevcut iktidarın İslam ve dini inançlara bakışına yönelik kaygıları vardı. İdeolojik kaygıları da vardı. Ama bu çözülebilecek bir problemdi. Nitekim Gezi Heyeti masaya oturdu ama alternatif bir iktidar gibi bir şeyi konuşuldu. Öyle de olunca, görüşmelerin boyutu değişti. Hükümet de nereye kadar giderse gitsin havası gelişti. Gezi Heyeti de bu olaylar biraz daha devam ederse iktidarın düşme durumu olacağına dair bir havaya girdi.

Ama hükümet çevreleri Çözüm Süreci’ni Ceylanpınar’da yaşanan olaya bağladılar.

Anlattıklarınıza göre Çözüm Süreci Gezi sürecinde zayıflamaya başlamış…

Evet. Çözüm Sürec’nin bitmesinin zehirli tohumu Gezi ile başladı. AB süreci, demokratikleşme ve ‘yetmez ama evet’ diyen etkili kişiler Gezi’ye katılan kesimlerdi. Yani bir dönem iktidarı taşıyandılar, hükümetin ana omurgası olan bu kesimler, dünya’nın gözünde de hükümetin ana kredisi pozisyonunda idiler… Bunlar Gezi sürecini destekleyince, AB üye ülkelerde bilinen bu insanların sözü önemsendi. Gezi sürecini bu yönüyle değerlendirmek gerekir, yani yaşanan olaylardan ziyade Türkiye’nin nefes borusunun kırılması olarak ben okudum. Çok emek sarf ettik ama hükümet nezdinde Gezinin atmosferini aşamadık. Daha önceki ceberut devlet yapısını, o Kürt deyince deliren aklı aştık. Ama onu aşamadık. Çünkü çok akıllı insanlar bu süreci zehirlediler. Onlar kendi ideolojik pozisyonları ile Kürt Meselesi’ni karıştırdılar. Başka bir şeyde olabilirdi. Yani bu ülkede demokrasi rafa da kaldırılabilirdi, ama Kürt meselesi çözülebilirdi. Bunu karıştırdılar, aynı paketin içine soktular. Aynı paketin içine girince PKK açısından da inanılmaz bir fırsat oldu.

İktidar oturup Gezi sürecindekilerle müzakere etmiş olsaydı…

İktidar oturdu, masada kaybetti. Mesela kışladan vazgeçti, ama onlar da dediler ki sen elindeki iktidardan da vazgeç. Kürtler, Gezi sürecine bir bütün katılmadılar.

Hükümet bunu yanlış mı okudu?

Burada bir hata var. Çünkü gelen talepler kabul edilmezdi. Sürece halkı katma bir ilktir. 6 – 7 Ekim olaylarında sahada seni yenme kabiliyetine sahip güçler var. Polis ve asker var. Bu da pazarlık yapma yolunu kapattı.

 O süreçte sizin ya da ekibinizin arabuluculuğunda bir girişimi oldu mu?

Oldu, ama çok etkili olamadık. Bizim en etkili olduğumuz dönem Eylül 2012 idi. Bunun 2-3 ay sonrası yani Ocak ayında deklere edilmesi. Mayıs sonuna doğru başka şeyler olmaya başladı. Arap Baharı falan. Güç arayışları, bakış, arayışlar hep değişti. Bakış açısı değişti. Başta ABD olan bütün yönetim değişti. Bunun bize yansımasını doğru okumadık. Bu tasfiye sürecinin bizi başka şeylere süreceğini ve Esad’ın güçleneceğini PKK’nin başka mevzilere yöneleceğini okuyamadık. Bu durumun barış sürecini öteleyeceğini iyi okuyamadık. Biz yavaş yavaş etkisiz duruma geldik. Çünkü artık karşında sadece bir komşun değil bütün dünya var. Bütün dünyanın Kürtlerle ilgili hesabı var ve silahlı Kürtlere ihtiyacı var. Suriye’nin, İran’ın, operasyon güçlerinin silahlı Kürtlere ihtiyacı var. Bu da barış sürecini öteledi. Çünkü muazzam bir alan, yeni müttefikler ve yeni imkânlar doğuruyor. Sadece Türkiye’de ve ilk defa böyle bir istek oldu. Ki o da sadece Türkiye’de silah bırakmalarını istedi. Ama PKK kabul etmedi.

Türkiye bir strateji geliştiremez miydi? Mesela Süleyman Şah ‘anlaşması’ üzerinden…

Türkiye PKK’ye diyor sen silahsızlan, birileri de diyor ki sana istediğin kadar silah vereyim. Türkiye diyor ki, sen değil seni temsil edenlerle bu işi çözelim. Ama silahı bırak.

Yeni bir süreç söz konusu mu?

 Yeni bir süreç yok.

Siz, Gezi süreci iktidarı, bugüne kadar diri tuttu mu diyorsunuz?

Tabi ki kırılma anı oldu. Öyle bir tohum da attı. Şu anda yüzde 50’ler konuşuluyorsa o gezinin yaratmış olduğu atmosfer, birikinti yeni ittifaklar arayışı, yeni serzenişler ve yeni kümeleşmenin de sonucu oldu. Biz bunu 16 Nisan referandumunda gördük. 24 Haziran seçimlerinde de gördük. Bunu yerel seçimde çok daha fazla göreceğiz. Yani kesimin etki gücünün yansımalarını.

“MHP, şu anda devlet politikasına yön veriyor”

 

 Hükümet neden milliyetçi cenahla bir araya geldi?

Birden bire olan bir şey değil. Yani bu hükümetin, müttefikleri vardı 2002’de iktidar olurken. Kimlerdi? Türkiye’de sol, demokrat, liberal, Kürtler, aleviler ve diğer kesimler. Geziyle beraber bu parçalandı, ideolojik formatı, düşünsel formatı hayata geçirecek kesim geziyle koptu ve düşman görmeye başladı. Ondan sonra onu devlet kademelerinde temsil eden kesimler ona darbe yapmaya çalıştı. Fethullahçı kesim. Belki, bu sorunu çözerim derken PKK de en son hendekte onu gömmeye çalıştı. Yani ana müttefikleri tümüyle onu düşman görmeye başladı. Hükümetin yanlışı – doğrusu için durum analizi yapıyorum. Milliyetçilerin dışında kimse kalmadı.

 Bu,HDP’nin 15 Haziran’daki tavrı ile başlayan bir süreç mi?

HDP ve Selahattin Demirtaş’ın o açıklaması bugün oluşan AKP – MHP kutsal ittifakına neden oldu. Eğer o tavrı sergilemeseydi, başka bir durum gelişirdi. İlginçtir o açıklamalara Kandil de karşı çıktı.

Peki, hükümette böyle bir yaklaşım var mıydı HDP ile ittifak?

 Tabi ki, çünkü Çözüm Süreci devam ediyor. Zaten beraber devam ediyorlar. Ama o insan (Selahattin Demirtaş kastediliyor) diyor ki sen benim düşmanımsın. Beraber götürülmüş süreçte de seni yok edeceğim diyor. Bu sürecin kazanımı oldu mu? Oldu: HDP barajı aştı ve bir sürü şey oldu. Kaybedilen ne oldu? Türkiye’nin bütün sorunları çöpe gitti. En iyi okuyan ve kazanan da MHP oldu. MHP, şu anda devlet politikasına yön veriyor, erken seçimi söylüyor. Var mı ötesi! Siz okuyamazsanız başkaları okur. Hayat böyle bir şey. 15 Temmuz fiziki bir saldırıydı. Fiziki saldırılarda sana yardıma gelenlerin kimliğine bakmazsınız. Ahlaklı mı ahlaklı değil mi, yanlış doğru olma durumuna bakmazsın. Sen kavga ederken sana yardıma gelen dostlarına,’ya sen kötü bir adamsın’ der misin? Demezsin.

Bugün sert bir siyaset var. En son cumhurbaşkanı, HDP belediye kazansa bile kayyum atarız…

Sosyal olaylarda bir parti yoktur. Bu yanılgıdır. Yani Kürtlerin de solun da açmazı burada. 2006’da ‘çocuk da kadın da olsa benim güvenlik görevlilerim gerekeni yapar’ diyen bir Erdoğan, Hakkâri konuşmasında ‘sevmiyorsanız terk edin’ diyen Erdoğan ve barış sürecini de başlatan aynı Erdoğan. Siz sadece 2006’daki sözleriyle hareket ederseniz siz siyaseti bırakın dükkânınızı kapatın. Öyle bir şey yok dünyada. Tüm dünyada liderler böyledir. Siz rahatsızlığınızı bütün rahatsızlıklara yüklerseniz zaten sorunların çözüm adresi siz olmazsınız. Önümüzdeki seçimde eğer Ak Parti tekrar bütün belediyeleri alırsa ve Güneydoğu’da HDP kazanırsa onlara kayyum atar. Yani fotoğraf bu. Ama Ak Parti yerel seçimde istediği sonucu alamazsa, başka bir süreç başlar. o zaman onun öncelliği kayyumları atamak olmaz, aklına bile gelmez.

Yine konumuzla bağlantılı, devlet Öcalan’la görüşüyor mu?

Devletin hapishanesinde değil mi? Evet o zaman birileri görüşüyor ama duymak istediğiniz tarif etmek istediğiniz görüşme mi?Hayır. O görüşmeler kesildi.

“Seçimden sonra çok başka şeyleri konuşacağız”

 

 Önümüzdeki yerel seçimde Ak Parti bir kırılma yaşar mı?

 Evet, benim beklentim odur. Seçimden sonra çok başka şeyleri konuşacağız. Kürt Meselesi’yle ilgili yeni şeyler konuşacağız. Umarım onu yanlış okumazlar. Meselenin çözümüyle, Türkiye’nin bütün meselelerinin çözümünü kilitlemezler birbirine umarım. Bugün itibarıyla Ak Parti’nin zor bir dönem yaşadığı açık. Hem ekonomik anlamda, hem muhalefetin özgüveni konusunda. Büyükşehirleri kaybetmesi halinde Ak Parti yeni bir okuma yapacaktır. Kazanırsa bu şekil devam eder. Ama kaybederse MHP ile olan koalisyonu da doğal olarak biter.

Sizin MHP ile ilgili yazdığınız yazıdan dolayı mı Star Gazetesi olan bağlantınız kesildi?

 Bir sürü etken oldu. Yüzde 52’ye varması. Baktığınız zaman çok ciddi bir oy kaybına uğrayan Ak Parti eğer MHP olmasaydı başkanlığı kaybediyordu. Ya da muhalefet eğer doğru bir ittifak yapsaydı MHP’nin varlığı bile kurtarmaya yetmezdi. Ama çok beklenmedik gelişmeler oldu. Abdullah Gül’ün ekarte edilmesi, Meral Akşener’in kapıları kapatması; bu ittifaklar, “aslında iktidardan kurtulmak istiyoruz”demek. Ama kurtulmanın yollarını da ciddi bir şekilde aramıyolar.

MHP Kürt bölgelerinde nasıl oylarını artırdı?

Her Kürt ailesinde problemli bir insan vardır. Baktığınız zaman şu anda 3 milyona yakın problemli insan var. Bu 3 milyondan 1 milyonu bile oy vermişse yetiyor zaten. Problem bu zaten. Kaçak elektrikte sorunu var, vergiden ötürü sorunu var. İşten ötürü sorunu var. MHP’nin af ve ceza yasasındaki değişiklik… bir sürü insan tanıyorum hayatı boyunca MHP’ye oy vermemiş. Şimdiye kadar oy vermiş aileler, ama çocukları bir şekilde cezaevinde falan, MHP’ye oy verdi af önergesinin konuşulmasından dolayı.

“Öyle absürt bir şeytanlaşma var ki, her an FETO’cü olabilirsiniz, her an PKK’li olabilirsiniz”

 

Siz genel gidişattan memnun musunuz?

Memnun olan insan var mıdır? Yani hükümet de kendisinden memnun değil, onun için ha bire ekonomik paket açıklıyor. Kim memnun ki! Her gün gazeteciler işten çıkarılıyor. Gazeteler fotokopi olmuş. Manşetlere baktığınız zaman bütün gazeteler tek tip. Böyle bir durumda özgürlüğün var olduğunu savunmak veya memnun olmak ancak saflık olur. Tekelden bir medya. Siz dünyanın en iyi yönetimi bile olsanız, bu yöntemler doğru değil. En demokrat da olsanız, demokrasiyi de savunsanız bular onun araçları değil. Yani herkes ‘yaşasın’ diyecek ya da birileri ‘kahrolsun’ diyecek, böyle bir şey olabilir mi?

Şu anda siyaset itiraz duygusuna kapalıdır. Bir yerde itiraz, sorgulama duygusuna kapalıysa, sizin düşüncelerinizi özgürce ifade etme şansınız yok. Öyle absürt bir şeytanlaşma var ki, her an FETO’cü olabilirsiniz, her an PKK’li olabilirsiniz, her an şucu bucu olabilirsiniz. Şimdi bu tedirginlikte insanlar bütün düşündüklerini anlatabilir mi, hayır. On binlerce insan devletin hatası sonucu görevlerinden atılmış ve bu insanlar yaşamıyormuş gibi davranılıyor. Beğenmediği televizyoncun, beğenmedikleri gazetecinin işine son veriliyor. Kim kaldı ki? | iznewsagency

İlgili Haberler