23.4 C
İstanbul
Çarşamba, Haziran 23, 2021

İbrani Baş Hahamı: Uygurların durumu karşısında artık sessiz kalamam

İngiltere Baş Hahamı: Uygurların durumu karşısında artık sessiz kalamam

İngiliz Milletler Topluluğu Birleşik İbrani Cemaatlerinin Hahambaşı, Uygurların durumu konusunda bir makale kaleme aldı: Çin’de Uygurlara karşı akıl almaz bir kitlesel vahşet yaşanıyor. Buna karşı bir şeyler yapmanın sorumluluğu hepimizin omzundadır. Hiçbirimiz bundan kaçınmakta özgür değiliz. Nelson Mandela’nın da dediği üzere: “Bir şey bitene kadar daima imkânsız görünür.”

Yakın dönemde, Londra’da yaşayan olağanüstü bir Uygur insan hakları savunucusu olan Rahima Mahmut ile konuşma şansına sahip oldum. Bana her zaman için Çin’de yaşayan ailesiyle yakın bir ilişkisi olduğunu ama zamanla bunun onlara zarar vermesinden endişelendikleri için telefonlarını cevaplamaktan bile korktuklarını söyledi. Önce yasaklanan geleneksel İslami selamlaşmayı kullanmayı ve en nihayetinde de onun aramalarına yanıt vermeyi tamamen bırakmışlardı. Bir gün ağabeyi telefonu açana kadar ısrarla aramayı sürdürdü ve titreyen bir sesle ona yalvardı: “Bizi Allah’a havale et ve biz de seni Allah’a havale edelim.”

Rahima’nın bu buz gibi veda sözlerini duymasının üzerinden yaklaşık dört yıl geçti. Artık ailesinin başına neler geldiğini bilmesine imkân yok ve katlanmış olabilecekleri şeylere dair dinmeyen bir korkuyla yaşıyor

HEPİMİZ BU ZULMÜN TANIĞIYIZ

Elie Wiesel bir keresinde şöyle demişti: “Bir tanığı dinleyen kişi de tanık olur.” Farklı insanlardan da benzer açıklamalar işittiğim için ve çağlar boyunca Yahudilerin yaşadığı zulümlerin derin acılara dayanarak, kendimi konuşmak zorunda hissediyorum.

Bu sorumluluk bu hafta, “Yahudi inancını unutturma ve Yahudilerin geleneklerini yaşatmalarını engelleme” girişimlerini aklımıza getirdiğimiz Hanuka Bayramı için edilen dualarda da açık bir şekilde gündeme geldi. Bu sözler, 2 bin 000 daha uzun bir süre önce Yahudilere yapılan zalimce baskılara atıfta bulunuyor. 

Modern, gelişmiş dünyamızda, inançlarından vazgeçmeyi reddeden kadın ve erkeklerin hâlâ dövüldükleri doğru olabilir mi? Peki ya kadınların doğmamış çocuklarını aldırmaya zorlanıp tekrar hamile kalmalarını engellemek için kısırlaştırılmaları? Bu zorla hapsetme, çocukların ailelerinden alınması, sindirme ve korkutma kültürü gündelik bir uygulama haline mi geldi?

Maalesef, Çin’deki Uygur Müslüman azınlığa yapılan bu zulmün delillerinin ağırlığı fazlasıyla büyük. Uydu görüntüleri, sızan belgeler ve hayatta kalanların tanıklıklarının tamamı, dünyanın çoğunlukla görmezden gelmeye devam ettiği ve 1 milyondan fazla insanı etkileyen yıkıcı bir görüntü çiziyor.

DEĞİŞİM İMKÂNSIZ MI?

Olumlu yönde bir değişim umudu olup olmadığını öğrenmek için araştırmacılarla ve kampanyacılarla görüştüm. Mektuplar yazdım ve meseleyi önemli isimlere özel olarak dile getirdim. Her görüşmemde, mevcut umutsuz durumda herhangi bir iyileşme yaşanmasının imkânsız olduğu hissine kapıldım.

‘İmkânsız’, 60’lı ve 70’li yıllarda Güney Afrika’da apartheid [ırk ayrımcılığı rejimi] güçlenirken sık sık işittiğim bir sözcüktü. Bir haham olan babam, Nelson Mandela’nın hapsedildiği Robben Adası’nda tutulan siyasi mahkûmlara ziyaretler gerçekleştirecekti. Annem, ülkede siyah anaokulu öğretmenlerine eğitim verilen yegâne okulun müdürüydü. Uzun zaman boyunca, Apartheid yöneticilerinin denetlenemez gücü ve zalimane katılığı nedeniyle, herhangi bir olumlu değişim fikri imkânsız hale gelmişti. Buna rağmen en sonunda bir değişim yaşandı.

‘İmkânsız’, 1980’lerde İrlanda Baş Hahamlığı yaptığım zaman zarfında eşim ve ben Sovyet Yahudiliği için yürütülen küresel bir kampanyada aktif olarak yer almışken, yaşadığımız üzücü sonuçtu. Kudretli Sovyetler Birliği’nin sayısız Yahudi’ye ve başka insanlara yaptığı ezici baskı, aşılması mümkün olmayan bir adaletsizlik gibi görünüyordu. Dünya çapındaki protestocuların, bir ‘Yahudi olarak yaşama suçu’ nedeniyle çalışma kamplarına gönderilen masum erkek ve kadınların kaderini değiştirmesi de imkânsız görünüyordu. Yine de en sonunda değişim yaşandı.

BU BİR İNSANLIK GÖREVİDİR

Geçtiğimiz hafta, 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 72’inci yıldönümü kutlandı. Aynı yıl, 9 Aralık günü, soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılmasına dair sözleşme kabul edilmişti. İnsanlığın en önemli hukuki ve ahlaki beyannameleri arasında bulunan her iki belge de, onlara karşı harekete geçmeye hazır değilsek, siyasi bir alana kayma tehdidi altındadır.

Sahip olduğumuz özgürlükler, yaptığımız şeylerin hiçbir işe yaramadığı algısıyla birleştiğinde, çoğu zaman bir ilgisizlik kültürü yaratır. Zaman ve beraberinde tarih, bize nefretin gelişmesine izin veren şeyin tam olarak böyle bir vurdumduymazlık olduğunu gösteriyor. Talmud şunu öğretir: “Bizden görevi yerine getirmemiz beklenmiyor ama ondan vazgeçme özgürlüğüne de sahip değiliz.”

Benim için bu dersin öğrettiği, gerçeğin, hiçbir yerde iyi insanların apartheid ve Sovyetler Birliği’ne verdiği tepkiden daha açık olmadığıdır. Nasıl olduysa, her gazete manşeti ve her yeni müttefikle birlikte, bir zamanlar imkânsız görünen şey en nihayetinde kaçınılmaz hale geldi. Sonunda değişim yaşandı; zira zamanla, acı çeken kişiler başka bir inanca sahip olsalar, onlar tarafından bilinmeseler ve dünyanın diğer ucunda yaşıyor olsalar bile, sıradan insanlar seslerini çıkardılar. Uygur Müslümanları için de bu şekilde bir değişim yaratabiliriz.

SORUŞTURMA BAŞLATILMALI VE SORUMLULAR CEZALANDIRILMALI

Olan bitenler hakkında ivedi, bağımsız ve sınırsız bir soruşturma yapılması gerektiği ortadadır. Sorumlulardan hesap sorulmalı ve kaçmayı başaran Uygurlara sığınma hakkı verilmelidir.

Her birimiz, bu tepkilerin yanı sıra ve bunların hayata geçirilmesine yardımcı olmak için hareket etme sorumluluğunu paylaşıyoruz. Bugün, size, milletvekilinize bir mektup yazmanızı öneriyorum. Basın organlarına mektup yazın. Uygurların zorla çalıştırılmasıyla bağlantısı olan şirketlere yazın. Olanları sosyal medyada duyurun. Yaşananlar hakkında arkadaşlarınızla konuşun ve onları da aynısını yapmaya teşvik edin. Hiç kimsenin, sorumluluğun başkalarına ait olduğunu söylemesine izin vermeyin.

Şu anda, akıl almaz bir kitlesel vahşet gerçekleşiyor. Görev büyük olsa bile, hiçbirimiz bundan kaçınmakta özgür değiliz. Nelson Mandela’nın da dediği üzere: “Bir şey bitene kadar daima imkânsız görünür.

*Ephraim Mirvis, İngiliz Milletler Topluluğu Birleşik İbrani Cemaatlerinin Hahambaşı olarak görev yapan bir Ortodoks hahamıdır.

İngiltere Baş Hahamı: Uygurların durumu karşısında artık sessiz kalamam

İngiliz Milletler Topluluğu Birleşik İbrani Cemaatlerinin Hahambaşı, Uygurların durumu konusunda bir makale kaleme aldı: Çin’de Uygurlara karşı akıl almaz bir kitlesel vahşet yaşanıyor. Buna karşı bir şeyler yapmanın sorumluluğu hepimizin omzundadır. Hiçbirimiz bundan kaçınmakta özgür değiliz. Nelson Mandela’nın da dediği üzere: “Bir şey bitene kadar daima imkânsız görünür.”

Yakın dönemde, Londra’da yaşayan olağanüstü bir Uygur insan hakları savunucusu olan Rahima Mahmut ile konuşma şansına sahip oldum. Bana her zaman için Çin’de yaşayan ailesiyle yakın bir ilişkisi olduğunu ama zamanla bunun onlara zarar vermesinden endişelendikleri için telefonlarını cevaplamaktan bile korktuklarını söyledi. Önce yasaklanan geleneksel İslami selamlaşmayı kullanmayı ve en nihayetinde de onun aramalarına yanıt vermeyi tamamen bırakmışlardı. Bir gün ağabeyi telefonu açana kadar ısrarla aramayı sürdürdü ve titreyen bir sesle ona yalvardı: “Bizi Allah’a havale et ve biz de seni Allah’a havale edelim.”

Rahima’nın bu buz gibi veda sözlerini duymasının üzerinden yaklaşık dört yıl geçti. Artık ailesinin başına neler geldiğini bilmesine imkân yok ve katlanmış olabilecekleri şeylere dair dinmeyen bir korkuyla yaşıyor

HEPİMİZ BU ZULMÜN TANIĞIYIZ

Elie Wiesel bir keresinde şöyle demişti: “Bir tanığı dinleyen kişi de tanık olur.” Farklı insanlardan da benzer açıklamalar işittiğim için ve çağlar boyunca Yahudilerin yaşadığı zulümlerin derin acılara dayanarak, kendimi konuşmak zorunda hissediyorum.

Bu sorumluluk bu hafta, “Yahudi inancını unutturma ve Yahudilerin geleneklerini yaşatmalarını engelleme” girişimlerini aklımıza getirdiğimiz Hanuka Bayramı için edilen dualarda da açık bir şekilde gündeme geldi. Bu sözler, 2 bin 000 daha uzun bir süre önce Yahudilere yapılan zalimce baskılara atıfta bulunuyor. 

Modern, gelişmiş dünyamızda, inançlarından vazgeçmeyi reddeden kadın ve erkeklerin hâlâ dövüldükleri doğru olabilir mi? Peki ya kadınların doğmamış çocuklarını aldırmaya zorlanıp tekrar hamile kalmalarını engellemek için kısırlaştırılmaları? Bu zorla hapsetme, çocukların ailelerinden alınması, sindirme ve korkutma kültürü gündelik bir uygulama haline mi geldi?

Maalesef, Çin’deki Uygur Müslüman azınlığa yapılan bu zulmün delillerinin ağırlığı fazlasıyla büyük. Uydu görüntüleri, sızan belgeler ve hayatta kalanların tanıklıklarının tamamı, dünyanın çoğunlukla görmezden gelmeye devam ettiği ve 1 milyondan fazla insanı etkileyen yıkıcı bir görüntü çiziyor.

DEĞİŞİM İMKÂNSIZ MI?

Olumlu yönde bir değişim umudu olup olmadığını öğrenmek için araştırmacılarla ve kampanyacılarla görüştüm. Mektuplar yazdım ve meseleyi önemli isimlere özel olarak dile getirdim. Her görüşmemde, mevcut umutsuz durumda herhangi bir iyileşme yaşanmasının imkânsız olduğu hissine kapıldım.

‘İmkânsız’, 60’lı ve 70’li yıllarda Güney Afrika’da apartheid [ırk ayrımcılığı rejimi] güçlenirken sık sık işittiğim bir sözcüktü. Bir haham olan babam, Nelson Mandela’nın hapsedildiği Robben Adası’nda tutulan siyasi mahkûmlara ziyaretler gerçekleştirecekti. Annem, ülkede siyah anaokulu öğretmenlerine eğitim verilen yegâne okulun müdürüydü. Uzun zaman boyunca, Apartheid yöneticilerinin denetlenemez gücü ve zalimane katılığı nedeniyle, herhangi bir olumlu değişim fikri imkânsız hale gelmişti. Buna rağmen en sonunda bir değişim yaşandı.

‘İmkânsız’, 1980’lerde İrlanda Baş Hahamlığı yaptığım zaman zarfında eşim ve ben Sovyet Yahudiliği için yürütülen küresel bir kampanyada aktif olarak yer almışken, yaşadığımız üzücü sonuçtu. Kudretli Sovyetler Birliği’nin sayısız Yahudi’ye ve başka insanlara yaptığı ezici baskı, aşılması mümkün olmayan bir adaletsizlik gibi görünüyordu. Dünya çapındaki protestocuların, bir ‘Yahudi olarak yaşama suçu’ nedeniyle çalışma kamplarına gönderilen masum erkek ve kadınların kaderini değiştirmesi de imkânsız görünüyordu. Yine de en sonunda değişim yaşandı.

BU BİR İNSANLIK GÖREVİDİR

Geçtiğimiz hafta, 10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 72’inci yıldönümü kutlandı. Aynı yıl, 9 Aralık günü, soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılmasına dair sözleşme kabul edilmişti. İnsanlığın en önemli hukuki ve ahlaki beyannameleri arasında bulunan her iki belge de, onlara karşı harekete geçmeye hazır değilsek, siyasi bir alana kayma tehdidi altındadır.

Sahip olduğumuz özgürlükler, yaptığımız şeylerin hiçbir işe yaramadığı algısıyla birleştiğinde, çoğu zaman bir ilgisizlik kültürü yaratır. Zaman ve beraberinde tarih, bize nefretin gelişmesine izin veren şeyin tam olarak böyle bir vurdumduymazlık olduğunu gösteriyor. Talmud şunu öğretir: “Bizden görevi yerine getirmemiz beklenmiyor ama ondan vazgeçme özgürlüğüne de sahip değiliz.”

Benim için bu dersin öğrettiği, gerçeğin, hiçbir yerde iyi insanların apartheid ve Sovyetler Birliği’ne verdiği tepkiden daha açık olmadığıdır. Nasıl olduysa, her gazete manşeti ve her yeni müttefikle birlikte, bir zamanlar imkânsız görünen şey en nihayetinde kaçınılmaz hale geldi. Sonunda değişim yaşandı; zira zamanla, acı çeken kişiler başka bir inanca sahip olsalar, onlar tarafından bilinmeseler ve dünyanın diğer ucunda yaşıyor olsalar bile, sıradan insanlar seslerini çıkardılar. Uygur Müslümanları için de bu şekilde bir değişim yaratabiliriz.

SORUŞTURMA BAŞLATILMALI VE SORUMLULAR CEZALANDIRILMALI

Olan bitenler hakkında ivedi, bağımsız ve sınırsız bir soruşturma yapılması gerektiği ortadadır. Sorumlulardan hesap sorulmalı ve kaçmayı başaran Uygurlara sığınma hakkı verilmelidir.

Her birimiz, bu tepkilerin yanı sıra ve bunların hayata geçirilmesine yardımcı olmak için hareket etme sorumluluğunu paylaşıyoruz. Bugün, size, milletvekilinize bir mektup yazmanızı öneriyorum. Basın organlarına mektup yazın. Uygurların zorla çalıştırılmasıyla bağlantısı olan şirketlere yazın. Olanları sosyal medyada duyurun. Yaşananlar hakkında arkadaşlarınızla konuşun ve onları da aynısını yapmaya teşvik edin. Hiç kimsenin, sorumluluğun başkalarına ait olduğunu söylemesine izin vermeyin.

Şu anda, akıl almaz bir kitlesel vahşet gerçekleşiyor. Görev büyük olsa bile, hiçbirimiz bundan kaçınmakta özgür değiliz. Nelson Mandela’nın da dediği üzere: “Bir şey bitene kadar daima imkânsız görünür.

*Ephraim Mirvis, İngiliz Milletler Topluluğu Birleşik İbrani Cemaatlerinin Hahambaşı olarak görev yapan bir Ortodoks hahamıdır.

Bugünden