Gazeteci Zehra Doğan, Sur’u Tate Modern’e taşıyor

Dünyanın en prestijli müzelerinden Tate Modern, 21-25 Mayıs arasında Kürt gazeteci ve ressam Zehra Doğan’ın eserlerine ev sahipliği yapıyor. Sergide Doğan’ın Nusaybin, Sur gibi yıkılan kentlerde topladığı eşyalar yer alacak.

Doğan’ın, gazeteci olarak 2015-2016 bölgede çalıştığı yıllarda Mardin’in Nusaybin, Dargeçit, Derik, Şırnak ve ilçesi İdil, yaşadığı Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yıkıntılar arasından topladığı kıyafetler, halı , elbise, beyaz yazma, ceket, pantolon, tencere tabak , battaniye, ayakkabı gibi yanmış eşyalar sergilenecek. Doğan’ın, sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönemde çektiği videolar ve fotoğrafları da gösterilecek.

Tate Modern’de dört sanatçıyla birlikte olacağını söyleyen Doğan, “Benim işim bir enstalasyon. Yıkıntıların arasından topladığım “Ê Lı Dû Man – Geride Kalanlar” adını verdiğim bir iş. Hemen girişte gelenleri asılı duran yanmış bir battaniye karşılayacak.

Doğan ile Tate Modern’deki yapacağı sergi üzerine konuştuk.

Öncelikle neler hissediyorsun, nasıl duygular içerisindesin?

Kendimi hala içerde hissediyorum. Her sabah kalktığımda etrafıma şaşkınlık içinde bakıyorum. Çok tuhaf ama cezaevindeyken her sabah kalktığımda etrafıma yadırgayan gözlerle bakıyordum. “nerdeyim ben, neden burdayım” diyor, bir türlü içerde olduğumu kabullenemiyordum. Ama şimdi dışardayım, buna özgürlük denir mi? Bu özgürlük değil, benim canımın diğer yarısı içerde hala, her bir yoldaşımda bir parçam kaldı, onlar özgür olmadıkça ben tam anlamıyla özgür olamayacağım.

Cezaevinden çıktıktan sonra, sanat dünyan için nasıl bir yol haritası çizdin?

Gazetecilik yaptığım sırada Kobane direnişinde de sık sık çiziyordum. O sınırın dibinde oturup bir şeyler karalıyordum. Bunda ilerleyişim ve seçimim Sur’daki evimizin atmosferinden kaynaklanıyordu. Sonra Şengal, ardından da Cizre ve sonrası Nusaybin. Ben sokağa çıkma yasakları döneminde çalışırken, ne istediğimi, ne yaptığımı anladım. O barikatların arkasında kim olduğumu öğrendim. Kendimi arayışım başladı. Çizerek bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Sonrası da cezaevi, daha önce bana ait bir sanat atölyem olmamıştı. Ve cezaevi de Sur’daki evimize benziyordu. Her biri farklı ama bir o kadar da benzer. Cezaevi benim için bir sanat atölyesi haline geldi. Ben içerdeyken, resimlerimle bu kadar etki yarattığımı bilmiyordum. Resimlerim hakkında yazılıp çizilenleri çıktıktan sonra okuduğum, çok etkileniyorum. Ben Kürt hareketinden çok şey öğrenen, bu mücadelenin içinde büyüyen şanslı bir çocukluk yaşadım. Evet çok acı dolu tarihimiz var ama bir o kadar da şanslı. Mücadelenin içinde büyüyen bir çocuk bana göre dünyanın en şanslı çocuğudur. Bu nedenle benim sanatım protest. Bir derdim var, bu derdim kadın özgürlüğü mücadelesi ve halkımın mücadelesi. Sanatsal çizgim bu.

“CENAZELER SOKAK ARASINDA KÜÇÜK BİR CAMİNİN MESCİDİNDE BEKLETİLİYORDU.”

En çok yaparken zorlandığın resim hangisiydi?

Cizre’de Eylül 2015’te yaşanan çatışmalarda 21 yaşındaki Mehmet Tahir Yaranmış ve 35 günlük bebek Tahir Yaranmış katledilmişti. O sırada Nur Mahallesi’ndeydik. Polis cenazelerin morga kaldırılmasına engel oluyordu. Sokağa çıkanı öldürüyordu. Cenazeler sokak arasında küçük bir caminin mescidinde bekletiliyordu. Yaz sıcağıydı, kokuyorlardı. İlk defa bu kadar yoğun bir saldırının altında kalmıştım, çok korkuyordum. Ama halk hiç korkmuyordu, tuhaf ama bunca yürekli insanın içinde korkuyor olmamdan utandım. O sırada not defterime cenazeleri çizmiştim. Yaşadığım en kötü anlardan biriydi. Bir ölüyü resmetmek, onu çizgilerinle yaşatmaya çalışmak, çaresiz bir arayış.

Tate Modern’de sergilenecek işlerinden bahsedebilir misin bize?

Gazeteci olarak çalıştığım Nusaybin, Cizre, Dargeçit, Derik, İdil, Şırnak ve evimin olduğu Sur’dan yıkıntıların arasından kıyafetler, halı , elbise, beyaz yazma, ceket, pantolon, tencere tabak , battaniye, ayakkabı gibi yanmış eşyalar çıkarıp toplamıştım. Her çıkardığım şeyi dışarı çıkarıp güvenli bir yerde toplamayı başardım bir şekilde.

Tate Modern’de dört sanatçıyla birlikte yapacağımız bir sergi olacak. Benim işim bir enstalasyon. Yıkıntıların arasından topladığım ve adını “Ê Lı Dû Man – Geride Kalanlar” adını verdiğim bir iş. Hemen girişte gelenleri asılı duran yanmış bir battaniye karşılayacak. Bu battaniye Nusaybin’de barikat olarak sokağa asılan bir battaniye. . İnsanlar keskin nişancıdan korunmak için sokaklarına perdeler, battaniyeler astılar. Bazı anlar olur ki bir eşyanın sadece bir işlevi olmaz. O sizin hayatınızı kurtarmak için bir zırh veya sizi ifade etmek için bir sembol olabilir. Barikatlar asılan battaniye ve perdeler sadece perde değildi. Aynı zamanda zırhtı. Taybet ananın elindeki beyaz bayrağın daha önce ne olduğunu hatırlayan var mı? Ama ne anlama geldiğini hepimiz hala biliyoruz. Belki bir atlet veya bir yazmaydı onun ne olduğunun bir anlamı yok ne anlama taşıdığının önemi var. Yerde de yanmış rengarenk el yapımı bir halı olacak. O halı bu topraklarda yaşayan halkları temsil ediyor. Bir arada olmayı ilmek ilmek işleyip rengarenk çok güzel bir örtü olduk bu topraklarda. Ama bu halı yanmış, yanmış hali de bizi temsil ediyor. Ermeni, Süryani, Keldani, Mıhelmi, Kürt… Yakıldık, yok edilmek istendik ve parçalandık. Bu halı gibi rengarenk olan bizler, yine bu halı gibi yanmışız, paramparçayız…


Banksy, Zehra Doğan’ın tutuklanmasını protesto için New York’ta duvar resmi çizdi

Hemen halının etrafında yanmış kıyafetler, giderken belki de ayaklarından düşmüş lastik ayakkabılar, yıkıntıların altında eğrilmiş tencereler, tabaklar. Yanmış kıyafetler bir kimlikti aslında. İnsan sevmediği kendini içinde bulmak istemediği kıyafetleri giymek istemez. Bu kıyafetler onların birer parçasıydı. Yerde sere serpe yatanlar katledilmiş bedenlerdir aslında. Kıyafetten cesetler…

Enstalasyonla birlikte ekranda sokağa çıkma yasakları döneminde çektiğim videolar ve fotoğraflar gösterilecek. Ve yine o dönemde yazdığım, barikatların arkasında yaşayanların öyküleri okunacak. 18 yaşanmış hikaye. ” Sokağa çıkma yasakları döneminde neler oldu, öncesinde neler yaşandı ve nasıl sonuçlandı” üzerine yazılar bunlar. Gelenlerin her birine tek tek 2015-2016 yılında bölgede yaşananlar anlatılacak. Ve ayrıca bir masa kurulacak, açık oturumlar yapılacak. Her gelen eline bölgeden yazılmış bir metni alacak ve yüksek sesle okuyacak. Bir nevi uzakta yaşayan biri olan ziyaretçiler, o dönemde yaşananları hiç dile getirmediklerinin özeleştirisini verecek. Okuyacak, bilecek ve anlayacak. Ve giderken yanına gazeteci yazar Ege Dündar ile birlikte hazırladığımız yine aynı adı taşıyan “Ê Lı Dû Man” gazetesini alıp gidecekler. Bu gazetede Kürtlerin yaşadığı coğrafyada yaşananlar, tutuklu gazeteciler, açlık grevindekiler, yazarlar, şairler, sanatçılar ve çocuklar anlatılacak. Evlerine gidip bu gazeteyi okuduktan sonra belki de tutsaklara bir mektup yazarak harekete geçmelerini amaçlıyoruz.

21-25 Mayıs tarihleri arasında olacak. Tate Modern tarihinde bu iş ile ilk kez Kürtler anlatılacak. Bu anlamda çok heyecanlı ve onurluyum. – Neğşirvan Güner/ İstanbul – Yeni Yaşam 

İlgili Haberler