23.4 C
İstanbul
Çarşamba, Haziran 23, 2021

Donald Trump ne kadar tehlikeliydi?

Donald Trump, devleti kendi iradesine göre şekillendirmeyi başaramasa da ülkeyi çökertti. Ardında bırakacağı miras belki George W. Bush’unkinden daha karanlık görünmeyebilir ama yalanlarla ülkeyi bölmek konusunda hiç kimse onun eline su dökemeyecek.

Donald Trump’ın başkanlığı süresince, sol cenahta, başkanın nasıl bir tehdit oluşturduğu hakkında tartışmalar yaşandı.

Amerikan solunun en tanınmış simaları -Alexandria Ocasio-Cortez, Bernie Sanders, Noam Chomsky- Trump’ı, yeniden seçilmesi halinde Amerikan demokrasisini sonsuza kadar yok edebilecek bir otoriter olarak gördüler. Buna karşın, farklı bir sol görüş, Trump’ın faşist tavırlarını neredeyse tamamen performatif olarak görüyordu ve devlet gücünü tanzim etme noktasındaki beceriksizliğinin onu George W. Bush’tan daha az tehlikeli yaptığını düşünüyordu

ABD’Yİ FAŞİST BİR DEVLETE DÖNÜŞTÜRMEYİ BAŞARAMADI

Bu yaklaşımın en bilinen savunucularından biri, sağcı fikriyat hakkında ‘The Reactionary Mind: Conservatism From Edmund Burke to Sarah Palin’ adlı önemli bir kitabın yazarı olan siyasal kuramcı Corey Robin’dir. Sol görüşlü Jewish Currents adlı dijital bir dergiye verdiği röportajda, “Nixon, Reagan ve George W. Bush’un Cumhuriyetçi başkanlıklarıyla karşılaştırıldığında, Trump’ın dönemi büyük oranda daha az dönüştürücüydü ve mirası çok daha az kalıcı olacaktır” diyordu.

Seçici Kurulu’nun Joe Biden’ın zaferini tasdik etmek üzere toplandığı gün, bu tartışmayı yeniden değerlendirmek uygun görünüyor. Trump, yarım yamalak ve karmaşık bir şekilde seçimleri iptal ettirmeye çalıştı ve Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçilerin büyük kısmı ve birçok eyalet başsavcısı da dahil olmak üzere, partisinin büyük bölümü onun arkasında sıraya dizildi. Ne var ki bunu başaramadı ve eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn gibi destekçilerinin sıkıyönetim ilan etme çağrılarını yerine getirmesi de pek mümkün görünmüyor.

Şu durumda, daha önemli olan mesele, Başkan’ın Amerikan demokrasisini devirme arzusu mu yoksa bunu tam olarak gerçekleştirememesi mi? Peki, Trump ne kadar faşistti?

Yanıtın bir kısmı, Trump’ın ideolojisini mi yoksa bunu gerçekleştirebilme yeteneğini mi değerlendirdiğinizle alakalı. Trumpizm’in ruhunun faşist olduğu ziyadesiyle açık bir şekilde görünüyor, en azından terimin klasik tanımlarına göre. ‘Faşizmin Doğası’ adlı eserinde Roger Griffin, faşizmin ‘harekete geçirici vizyonunu’, ‘bir çöküşün onu neredeyse yok ettiği bir dönemin ardından, ulusal toplumun bir anka kuşu gibi yükselmesi’ diye tarif etmişti. Bunu Amerikan diline tercüme ettiğinizde, kulağa fazlasıyla ‘MAGA’ (Amerika’yı yeniden Harika Yap) gibi geliyor.

‘REİS’İN FAŞİZM SEVDASI

Faşizm, mağduriyet, aşağılanma, gerileme korkularına ve bunlara eşlik eden bir güç tapıncına takıntılıdır. Faşistler, Robert O. Paxton’ın ‘Faşizmin Anatomisi’ (The Anatomy of Fascism) adlı kitabında yazdığı üzere, ‘(daima erkek olan) doğal şeflerin otoriteye duyduğu ihtiyaç, grubun tarihsel kaderini tek başına gerçekleştirme becerisine sahip ulusal bir reis ile neticelenir’. Destekçileri, “Liderin içgüdülerinin soyut ve evrensel akla karşı üstün olduğuna” inanırlar. Bu tarif, Trump’ın siyasal hareketini açık biçimde tanımlıyor.

Ancak Trump, kendi hareketini yalnızca ara sıra bir hükümete çevirebildi. Ulusal güvenlik devleti, Trump’ın aracından ziyade bizzat onun düşmanıydı. Adalet bakanlığı, başkanın siyasi düşmanları hakkında soruşturmalar yürüttü ama çoğu zaman bir neticeye ulaşamadı. Ordu protestocularla karşı karşıya getirildi ama bu sadece bir kez oldu.

Trump, ölümcül bir saldırı suçlamasıyla aranan bir Antifa aktivisti olan Michael Reinoehl’in yargısız infazla öldürülmesini kutlamış olsa da bu türden cinayetler bir norm değildi. Çocukları kafeslere doldurdu ama serbest bırakılmaları için baskı gördü. Ve en nihayetinde seçimi kaybetti ve görevi bırakmak zorunda.

NEDEN OLDUĞU HASAR ONARILABİLİR Mİ?

Yine de verdiği zarar bir biçimde onarılamaz olabilir. Robin, Twitter’da, isabetli bir biçimde George W. Bush’un, idare biçimini Trump’tan çok daha fazla değiştirdiğini ve ardında Vatanseverlik Yasası ve İç Güvenlik Bakanlığı’nı bıraktığını savundu. Bunun aksine, Trump’ın mirasının büyük kısmı, Amerika’nın dünyadaki duruşunun, büyük kamu hizmetlerinin ve yasaların yönetici ve yönetilenlere eşit biçimde uygulanması gerektiği iddiasının yıkımından ibaret. (Şayet ana akım liberaller bazı solculara kıyasla Trump karşısında daha fazla dehşete düşmüşlerse, bunun asıl nedeni onun kirlettiği kurumlara duydukları romantik bağlılığın sürmesi olabilir.)

Netice itibariyle, Trump ABD’de bir çeşit ortak gerçeklik anlayışının içini boşalttı. Diğer başkanlar gerçekleri küçümsüyordu; Karl Rove olduğu düşülen üst düzey bir Bush dönemi yetkilisi, gazeteci Ron Suskind’e verdiği demeçte ‘gerçeklik temelli topluluk’ ile dalga geçmesiyle ünlüdür.

Diğer yandan, Trump’ın yandaşlarını yalanlarla dolu bir kozaya sarma yeteneği eşsizdir. Bush yönetimi Irak’ta savaşa girmek için ülkeyi kandırmıştı. İşgalin sonrasında, hiçbir şekilde bulunamazken, kitle imha silahlarının varlığı konusunda ısrarcı olmadı. Bu nedenle, ülke, bu savaşın bir felaket olduğu konusunda fikir birliğine vardı.

Trump’la ilgili güç suistimalleri, korona virüsüne verdiği vahim tepki ya da seçim yenilgisi hakkında böylesi bir fikir birliği mümkün olmayacaktır. O, arkasında dengesini yitirmiş bir ulus bırakıyor.

YAKIN GELECEK PEK PARLAK GÖRÜNMÜYOR

QAnon’un kullandığı postmodern ‘kan iftirası’nın taraftarları*, Kongre’de kendilerine yer bulacaklar. ‘Black Lives Matter’ (Siyahların Hayatı Değerlidir) protestocularını öldürmekle suçlanan genç bir adam olan Kyle Rittenhouse, sağcıların kahramanı oldu. Cumhuriyetçi Parti demokrasiye her zamankinden daha fazla düşman bir hale geldi. Amerika hem Trump hem de Bush’un başkanlıklarının ardından bir harabeye dönüştü. Sadece Trump bile, ülkenin neredeyse yarısının bunu görmemesini sağladı.

Samuel Moyn, mayıs ayında The New York Review of Books’ta, Biden kazanırsa Amerikan faşizmine ilişkin korkuların da ortadan kalkacağını öngörmüştü. Moyn, faşizm konusunda uyarıda bulunan ve restorasyondan memnun olanların, “İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanların 12 yıllık hatalarını tarif ettiği haliyle, ‘fabrikada bir kaza yaşanmış’ gibi, aralara kordonlar çekeceğini” yazmıştı.

Amerikalı seçmenler sokaklarda toplanırken (polisin silahlı muhafızlar kullanılmasını ve Michigan eyaletinin başkentinin ‘inandırıcı şiddet tehditleri nedeniyle’ kapatılmasını önerdiği sırada) Moyn’un sözleri alaycı bir şekilde aşırı iyimser görünüyordu. Trump Amerika’yı ele geçiremedi ama onu geri dönülemez bir şekilde çökertmiş olabilir.

*‘Kan iftirası’ (veya ‘cinayet ayini iftirası’), Yahudileri, dini ritüellerinin bir parçası olarak kanlarını kullanmak için Hıristiyan çocukları (veya diğer Yahudi olmayanları) öldürmekle suçlayan Yahudi düşmanı bir suçlamadır. Tarihsel olarak, bu yalanlar, Avrupa’da Yahudilere yapılan zulüm ve soykırımlarda, katliamcılar için bir ‘dayanak’ oluşturmuştur.


Yazının orjinali NY Times sitesinden alınmıştır. 

Donald Trump, devleti kendi iradesine göre şekillendirmeyi başaramasa da ülkeyi çökertti. Ardında bırakacağı miras belki George W. Bush’unkinden daha karanlık görünmeyebilir ama yalanlarla ülkeyi bölmek konusunda hiç kimse onun eline su dökemeyecek.

Donald Trump’ın başkanlığı süresince, sol cenahta, başkanın nasıl bir tehdit oluşturduğu hakkında tartışmalar yaşandı.

Amerikan solunun en tanınmış simaları -Alexandria Ocasio-Cortez, Bernie Sanders, Noam Chomsky- Trump’ı, yeniden seçilmesi halinde Amerikan demokrasisini sonsuza kadar yok edebilecek bir otoriter olarak gördüler. Buna karşın, farklı bir sol görüş, Trump’ın faşist tavırlarını neredeyse tamamen performatif olarak görüyordu ve devlet gücünü tanzim etme noktasındaki beceriksizliğinin onu George W. Bush’tan daha az tehlikeli yaptığını düşünüyordu

ABD’Yİ FAŞİST BİR DEVLETE DÖNÜŞTÜRMEYİ BAŞARAMADI

Bu yaklaşımın en bilinen savunucularından biri, sağcı fikriyat hakkında ‘The Reactionary Mind: Conservatism From Edmund Burke to Sarah Palin’ adlı önemli bir kitabın yazarı olan siyasal kuramcı Corey Robin’dir. Sol görüşlü Jewish Currents adlı dijital bir dergiye verdiği röportajda, “Nixon, Reagan ve George W. Bush’un Cumhuriyetçi başkanlıklarıyla karşılaştırıldığında, Trump’ın dönemi büyük oranda daha az dönüştürücüydü ve mirası çok daha az kalıcı olacaktır” diyordu.

Seçici Kurulu’nun Joe Biden’ın zaferini tasdik etmek üzere toplandığı gün, bu tartışmayı yeniden değerlendirmek uygun görünüyor. Trump, yarım yamalak ve karmaşık bir şekilde seçimleri iptal ettirmeye çalıştı ve Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçilerin büyük kısmı ve birçok eyalet başsavcısı da dahil olmak üzere, partisinin büyük bölümü onun arkasında sıraya dizildi. Ne var ki bunu başaramadı ve eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn gibi destekçilerinin sıkıyönetim ilan etme çağrılarını yerine getirmesi de pek mümkün görünmüyor.

Şu durumda, daha önemli olan mesele, Başkan’ın Amerikan demokrasisini devirme arzusu mu yoksa bunu tam olarak gerçekleştirememesi mi? Peki, Trump ne kadar faşistti?

Yanıtın bir kısmı, Trump’ın ideolojisini mi yoksa bunu gerçekleştirebilme yeteneğini mi değerlendirdiğinizle alakalı. Trumpizm’in ruhunun faşist olduğu ziyadesiyle açık bir şekilde görünüyor, en azından terimin klasik tanımlarına göre. ‘Faşizmin Doğası’ adlı eserinde Roger Griffin, faşizmin ‘harekete geçirici vizyonunu’, ‘bir çöküşün onu neredeyse yok ettiği bir dönemin ardından, ulusal toplumun bir anka kuşu gibi yükselmesi’ diye tarif etmişti. Bunu Amerikan diline tercüme ettiğinizde, kulağa fazlasıyla ‘MAGA’ (Amerika’yı yeniden Harika Yap) gibi geliyor.

‘REİS’İN FAŞİZM SEVDASI

Faşizm, mağduriyet, aşağılanma, gerileme korkularına ve bunlara eşlik eden bir güç tapıncına takıntılıdır. Faşistler, Robert O. Paxton’ın ‘Faşizmin Anatomisi’ (The Anatomy of Fascism) adlı kitabında yazdığı üzere, ‘(daima erkek olan) doğal şeflerin otoriteye duyduğu ihtiyaç, grubun tarihsel kaderini tek başına gerçekleştirme becerisine sahip ulusal bir reis ile neticelenir’. Destekçileri, “Liderin içgüdülerinin soyut ve evrensel akla karşı üstün olduğuna” inanırlar. Bu tarif, Trump’ın siyasal hareketini açık biçimde tanımlıyor.

Ancak Trump, kendi hareketini yalnızca ara sıra bir hükümete çevirebildi. Ulusal güvenlik devleti, Trump’ın aracından ziyade bizzat onun düşmanıydı. Adalet bakanlığı, başkanın siyasi düşmanları hakkında soruşturmalar yürüttü ama çoğu zaman bir neticeye ulaşamadı. Ordu protestocularla karşı karşıya getirildi ama bu sadece bir kez oldu.

Trump, ölümcül bir saldırı suçlamasıyla aranan bir Antifa aktivisti olan Michael Reinoehl’in yargısız infazla öldürülmesini kutlamış olsa da bu türden cinayetler bir norm değildi. Çocukları kafeslere doldurdu ama serbest bırakılmaları için baskı gördü. Ve en nihayetinde seçimi kaybetti ve görevi bırakmak zorunda.

NEDEN OLDUĞU HASAR ONARILABİLİR Mİ?

Yine de verdiği zarar bir biçimde onarılamaz olabilir. Robin, Twitter’da, isabetli bir biçimde George W. Bush’un, idare biçimini Trump’tan çok daha fazla değiştirdiğini ve ardında Vatanseverlik Yasası ve İç Güvenlik Bakanlığı’nı bıraktığını savundu. Bunun aksine, Trump’ın mirasının büyük kısmı, Amerika’nın dünyadaki duruşunun, büyük kamu hizmetlerinin ve yasaların yönetici ve yönetilenlere eşit biçimde uygulanması gerektiği iddiasının yıkımından ibaret. (Şayet ana akım liberaller bazı solculara kıyasla Trump karşısında daha fazla dehşete düşmüşlerse, bunun asıl nedeni onun kirlettiği kurumlara duydukları romantik bağlılığın sürmesi olabilir.)

Netice itibariyle, Trump ABD’de bir çeşit ortak gerçeklik anlayışının içini boşalttı. Diğer başkanlar gerçekleri küçümsüyordu; Karl Rove olduğu düşülen üst düzey bir Bush dönemi yetkilisi, gazeteci Ron Suskind’e verdiği demeçte ‘gerçeklik temelli topluluk’ ile dalga geçmesiyle ünlüdür.

Diğer yandan, Trump’ın yandaşlarını yalanlarla dolu bir kozaya sarma yeteneği eşsizdir. Bush yönetimi Irak’ta savaşa girmek için ülkeyi kandırmıştı. İşgalin sonrasında, hiçbir şekilde bulunamazken, kitle imha silahlarının varlığı konusunda ısrarcı olmadı. Bu nedenle, ülke, bu savaşın bir felaket olduğu konusunda fikir birliğine vardı.

Trump’la ilgili güç suistimalleri, korona virüsüne verdiği vahim tepki ya da seçim yenilgisi hakkında böylesi bir fikir birliği mümkün olmayacaktır. O, arkasında dengesini yitirmiş bir ulus bırakıyor.

YAKIN GELECEK PEK PARLAK GÖRÜNMÜYOR

QAnon’un kullandığı postmodern ‘kan iftirası’nın taraftarları*, Kongre’de kendilerine yer bulacaklar. ‘Black Lives Matter’ (Siyahların Hayatı Değerlidir) protestocularını öldürmekle suçlanan genç bir adam olan Kyle Rittenhouse, sağcıların kahramanı oldu. Cumhuriyetçi Parti demokrasiye her zamankinden daha fazla düşman bir hale geldi. Amerika hem Trump hem de Bush’un başkanlıklarının ardından bir harabeye dönüştü. Sadece Trump bile, ülkenin neredeyse yarısının bunu görmemesini sağladı.

Samuel Moyn, mayıs ayında The New York Review of Books’ta, Biden kazanırsa Amerikan faşizmine ilişkin korkuların da ortadan kalkacağını öngörmüştü. Moyn, faşizm konusunda uyarıda bulunan ve restorasyondan memnun olanların, “İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanların 12 yıllık hatalarını tarif ettiği haliyle, ‘fabrikada bir kaza yaşanmış’ gibi, aralara kordonlar çekeceğini” yazmıştı.

Amerikalı seçmenler sokaklarda toplanırken (polisin silahlı muhafızlar kullanılmasını ve Michigan eyaletinin başkentinin ‘inandırıcı şiddet tehditleri nedeniyle’ kapatılmasını önerdiği sırada) Moyn’un sözleri alaycı bir şekilde aşırı iyimser görünüyordu. Trump Amerika’yı ele geçiremedi ama onu geri dönülemez bir şekilde çökertmiş olabilir.

*‘Kan iftirası’ (veya ‘cinayet ayini iftirası’), Yahudileri, dini ritüellerinin bir parçası olarak kanlarını kullanmak için Hıristiyan çocukları (veya diğer Yahudi olmayanları) öldürmekle suçlayan Yahudi düşmanı bir suçlamadır. Tarihsel olarak, bu yalanlar, Avrupa’da Yahudilere yapılan zulüm ve soykırımlarda, katliamcılar için bir ‘dayanak’ oluşturmuştur.


Yazının orjinali NY Times sitesinden alınmıştır. 

Bugünden