Bozan Aksoy | Bir çocuğun hayali Ararat Dağı tırmanışı

Akşam üzeri köy meydanındaki damın üzerinde amcamın oğlu Celal ve birkaç arkadaşımla oyun oynadığımız bir sırada, köyün meydanına doğru atına binmiş bir çerçi geliyordu. İçimizi bir sevinç kaplamıştı köye çok az yabancı geliyordu. Gelen çerçi olunca rüyalarımızda bile göremediğimiz lokum, şeker vb. gibi yiyeceklerden yeme şansımız olurdu. Çerçi atından indi. Sağına soluna baktı, köy çeşmesindeki kadınların meraklı bakışlarına aldırmadan yükünü indirmeye başladı.

Babamı sordu? Koşar adım eve gittim. Babamın çerçi arkadaşı gelmişti. Babamla geldiğimizde katırından yükü indirmişti. Ağzına kadar lokumla dolu küpten gözümü alamadım.

“Amca babamı getirdim.”

Sıkı bir tokalaşmadan sonra küpün içinden bir lokum ve iki bisküvi alıp avucuma koydu. Celal ve diğer arkadaşlar caminin önüne gelmiş bana bakıyorlardı. Lokumu ağzıma atıp afiyetle yemek vardı ama Celal beni bir daha yanına yaklaştırmaz ve hiçbir oyun da oynatmazdı. Çaresiz avucumdaki lokumu ve bisküvileri alıp Celal’e uzattım. Cimri pinti gibi bir şeyler söylendi. Lokum ve bisküvi bölüşülünce ufacık kalmıştı. Koklayarak yedik.

Pala dayı ceketini omuzuna atmış bıyıklarını okşayarak meydana geldi.

“Çekirdek var mı?

“Var ama sende çekirdek çıtlatacak diş yok”.

“Benim dişlerim Alaman çeliğinden hele sen çıkar bakalım.”

Çerçi küpün ağzındaki lokumları çıkardı. Özenle küpün altından tilki kürkünden bir torba çıkardı. Pala dayı elini torbanın içine daldırdı. Avuç dolusu mermiyi iyice gözlerine yaklaştırdı.

“Bunlar sanki kalp (nem almış) mermi.”

Çerçi belinden çektiği tabancayı pala dayının gözüne sokarcasına şarjörünü çıkarıp içine mermilerden doldurdu. Bütün köylüye malının ne kadar iyi olduğunu göstermek için on dörtlü tabancayı havaya boşalttı. Meydana gelen köylüler kimi yirmi, kimi otuz, kimi yüz mermi aldı. Arkadaşlarımla boş kovanları topluyorduk. Güneş battığında köylüler tabancalarını denemiş, çerçi dayı da yüzlerce mermi satmıştı.Ortalık durulunca satıştan memnun olan çerçi bana lokum ve bisküvi verdi. Biraz yüzsüzlük yaparak arkadaşlarıma da istedim. Lokumu iki bisküvilerin arasına sandviç yapıp afiyetle yedik. Bir ara Celal bana şöyle dedi.

“Keşke senin baban bu gece benim babam olsaydı.” Nedenini sorduğumda:

“Valla sabaha kadar lokum yerdim.”

Babamı şalvarından sımsıkı tuttum. Çerçi dayı keyfinden dört köşe olmuştu.Karanlık çökünce yükü katıra yükleyip bizim eve geldik. Hayvanların önüne samanı ben koydum Aferinin yanında birazda şekerleme ile annemin dizinin dibine oturdum. Çerçi sedirin üzerinde oturmuş hafif uzamış sakallarını sıvazlayarak babamla sohbete başlamıştı. Annem ailesini ve çocuklarını sorunca:

“Bacı akrabalarım çok uzakta, dedem, amcalarım General İhsan Nuri’nin yanında öldürüldüler. Aşiretimizin yüzlerce üyesi Ararat Dağı’nda karlar altında kaldı.Ararat isyanından sonra babam ve annem acem ülkesine kaçtı, zar zor hatırlıyorum küçük kız kardeşim Tahran’da açlıktan öldü. Acem ülkesinde dayanamadık kaçak yolardan Lice’ye kadar geldik. Bir göz ahırda kışı geçirdik.

Ararat Dağı’nı ilk defa duyuyordum çok yüksek bir dağ, öylesine yüksek bir dağ ki başındaki kar hiç erimezmiş etrafını saran buz vadilerinde yatan binlerce ceset hala canlı gibi duruyormuş, en çok şaşırdığım bu dağın başına hiçbir insanın çıkamamış olması. Gecenin karanlığında gözlerim uyku ile savaşırken çerçi dayı, Evdal’eZeyne’den Sürmeli Mehmet Paşa’dan ve en çok da General İhsan Nuri’den bahsetti. İhsan Nuri’den bahsederken” Ararat kartalı” demesi beni daha fazla meraklandırmıştı. Kendi kendime “Ararat kartalı” kanatları çok büyük olmalı, çerçi kimse Ararat Dağı’na çıkmadı dese de bence Ararat kartalı mutlaka dağın tepesine çıkmıştır… Gece uykuya yenik düştüğümden anlatılan birçok şeyi kaçırdığıma çok üzülmüştüm.

O sabah atına binip köyümüzden ayrıldı.

“Sen merak etme bir daha geldiğimde sana Ararat kengerinden sakız getireceğim.”

Benim kafamda Ararat kartalı ve Ararat Dağı. Arkadaşlarıma Ararat Dağı’nı ve Ararat kartalını anlattım. Arada bir “benim adım Ararat kartalı” diye bağırınca Celal bana kızıyordu.

İlkokulüçteydim, Ararat Dağı’nı ve Ararat kartalını merak ediyordum. Bir fotoğrafını görmek umuduylakorkarak Şehmuz öğretmene gittim. Arkamdan gelen celal ve diğer arkadaşların alaylı bakışları arasında korkarak Ararat dağını ve Ararat kartalının fotoğrafını görmek istediğimi söyledim. Öğretmen bir süre yüzüme baktı. Yüzüme sert tokat attı. Canım çok yanmıştı, yüzüm uyuştu. köy çeşmesine yüzümü yıkamaya gittiğimde büyük ablam gördü öğretmene çok kızdı yüzümü yıkamama yardım etti. Ve ben bir daha kimseye ne Ararat Dağı’nı nede Ararat kartalını sormadım.

Yıllar sonra Ararat Dağı’nın Ağrı Dağı olduğunu öğrendim. Hatta bir fotoğrafını özenle saklamıştım. Çerçi dayının hapse düştüğünü öğrendiğimde üzülmüştüm. Köye gelmemiş olmasının başka nedeni de olamazdı.

Birkaç yıl sonra babama bir haber geldi çerçi arkadaşı Doğu Beyazıt’ta hastalanmış ölmeden babamı görmek istemişti. Bu habere babam üzülse de ben içten içe sevinmiştim. Babama arkadaşını mutlaka ziyaret etmesini söylemiş, ziyarete yalnız değil birlikte gitmemiz gerektiğini de. Fakirdik çok fazla paramız yoktu, babam kafasını salladı tamam dedi. Buğday biçip samanı eve getirirsem birlikte Ararat Dağı’na bile gidebileceğimizisöyledi. İçimde sevinç fişekleri patlıyordu. Buğday biçildi bir hafta sonra patoz’a verilecek sonra ver elini Doğu Beyazıt…

***

Ben Ağrı Dağı’nı hayal ederken bir sabah babamın silahlı saldırıda vurulduğu haberi ile yıkıldım. Dünya başıma yıkılmıştı yaz sıcağında yaralı halde hastaneye yetiştirmek için çabaladık ertesi gün babam öldü… Babamın öldüğü gün çocukluğum bitti. On beş yaşımdaydım kısa bir süre sonra firar ve hapis hayatımınbir parçası olmuştu. O günlerde yirmi beş yaşına kadar yaşarsam çok uzun bir hayat yaşamış olacağımı düşünüyordum

Hapiste bir süre MusaAnter ile aynı koğuşta kaldım. Ve Musa amcadan Ararat kartalını, Ararat Dağı’nı dinledim. Ararat Dağı’na her sene dağcıların tırmandığınıda orada öğrendim. Özellikle Doğu Beyazıtlı birini bulursam hemen arkadaş oluyordum. Her şeye rağmen şanslıydım idamla yargılanmama rağmen yaşım küçük olması 27 yıl gibi bir ceza almama vesile olmuştu hapiste okumak için çok zamanım olmuştu. Birkaç yıl sonra şartlı salıverilme yasası ile beş yıl yattıktan sonra dışarıdaydım. Zorunlu askerlikte doğu Beyazıtlı asker OsmanAşan ile tanıştım. Askerlik sonrası Ankara’da sosyalist çevreden ODTÜ dağcılık kulübünde olan Burçak Özoğlu, Erdem Tunç gibi dağcılarla tanışma fırsatım oldu. Dağcılık pahalı bir spordu Ankara’ya yeni taşınmıştık,yaşama tutunmamız birazda benim çalışmama bağlıydı. Hep erteledim 2004 senesinde bir girişimde bulundum sonuç alamadım.2007’de ağır bir hastalık geçirdim 2009 senesinde dağa çıkışların yasaklandığını söylediler…

2012 senesinde sırt çantamı alıp doğu Beyazıt üzerinden İran’ı gezmeye karar verdim. Yıllar sonra dostum OsmanAşan’la oturup sohbet ettik Ağrı Dağı’na bakıp bana şöyle dediğini hatırlıyorum. “Dağcılar bu dağa üçdört günde zor tırmanıyor”

2013’te Trakya bölgesine tayin oldum Ağrı İsyanından sonra Trakya bölgesine sürgün edilmiş ailelerin ikinci kuşaktan değerli insanları ile tanıştım. 2016, 2017,2018 yine olmadı. 2019’da Barzani Ceylan’la irtibata geçtim. Tırmanış için hazırlıklara başladım geliş gidiş uçak biletine kadar bütün programı hazırlamıştım eşim oğlumuza hamileydi beş günlük bir program yaptım gitmeye hazırlandığım hafta eşimin tansiyonu fırladı riskli bir gebelik süreci yaşıyordu.Doktorun tavsiyesi ile her şeyi iptal etmek zorunda kaldım.

Barzani Ceylan’a durumu anlattığımda sakin bir ses tonu ile başka zaman dedi. Ağrı Dağı yerinde duruyordu.2020’desalgın hastalık koşullarından dolayı tırmanış yine olmadı. Bu arada yaş elliye dayandı.

Çok da kilo aldım ufak tefek rahatsızlıklar da başladı. 2021 Mart ayında Barzani Ceylanı aradım her zamanki gibi güven veren sesi ile pahalı malzemeleri almamamı söyledi. Çadır, krampon hatta baton gibi şeyleri bana tedarik edebileceğini söyledi.BarzaniCeylan beni kalabalık olmayan bir ekibe dâhil edeceğini söyledi. Her gün uzun yürüyüşler yapıyordum kilo vermeye başladım. Günde beş km koşmaya başladığımda sevinçten uçuyordum. Yüksek irtifa tırmanışı üzerine ne bulduysam okuyordum. Anneme Ağrı dağına tırmanışa gideceğimi söyledim kısa bir sessizlik yaşandı…

Sonra…

“O filimdeki gibi mi?”

“Yok anne o filimdeki gibi değil Ağrı daha rahat”

Yıllar önce birlikte izlediğimiz Dikey Limit filmi! O filmi birlikte izlemiş film sonrası bu adamların kollarında mutlaka demir var demişti…

Ankara’dan Tatvan’a 1200 km yol var gün boyu araba sürüyorum mola verdiğim her yerde çevredeki dağlara bakıyorum Ağrı dağı ile kıyaslıyorum. Gece yarısı Tatvan ilçesine geldik, ertesi gün araba ile Nemrut Dağı’na çıkıyorum.VanGölünü izliyorum.Amacım vücudumu yüksekliğe alıştırmak.Gece oğlumun ateşi çıktı, kusuyor hastaneye götürdük. Doktor içme sularından kaynaklı diyor. Sabah olduğunda oğlum biraz daha iyi. Ve ben öğleden sonra Doğu Beyazıt’a gitmek için yola çıkıyorum. Ahlat, Adilcevaz kıyı boyunca yol alıyorum. Tendürek geçit ’inde 2600 rakımda inip biraz bekliyorum uzakta heybetli duruşuyla Ağrı Dağı duruyor yollar sakin ben heyecanlıyım. Ararat bana çok yüksek ve korkutucu görünüyor. Dostum Osman Aşan beni bekliyor arabadan indiğimde gülümsüyor.

“Yahu! Benim doğduğum köy Ağrı Dağı’nın eteklerinde ben daha çıkmadım”.

Otelde eşyalarımı kontrol ediyorum. Eksik bir şeylervar mı diye çantamı tekrar tekrar boşaltıp dolduruyorum… Çay içmek için resepsiyona geldiğimde üç dağcının gelip odalarına çıktıkları haberini alıyorum.Tanışmak için can atıyorum ama odalarına çekilmişler. Sabaha kadar odanın içinde debelenip duruyorum. Sabaha çok az bir uyku ile kalktım, kahvaltıya indiğimde ortalıkta kimse yoktu, dağcıları soruyorum inmediklerini söylüyor.

Odama çıkıyorum eşyalarımı kontrol ediyorum akşamdan beri birkaç defa çantamı boşaltıp dolduruyorum. Çantamı sırtlayıp aşağı iniyorum resepsiyonda rehberimiz Barzani Ceyla’nın yerine  kardeşiReşit Ceylan’la karşılaşıyorum elinde Barzani’nin benim için gönderdiği baton var. birer çay içiyoruz minibüsse doğru gittiğimizde karşıma yaşlı bir amca çıkıyor gözleri ışıl ışıl. Afyonkarahisar doğa sporları kulübünden emekli öğretmen Feyzullah Bey, Avukat Bekir Bey ve Barış Bey ayaküstü tanışıyoruz; Eşyalarımızı minibüse yükleyip 2200 metreye geliyoruz tüm teçhizatlarını atlara yüklenecek şekilde hazırlamışlar her şey ellerinin altında oyalanmadan yola çıkıyoruz birlikte tırmanacağım arkadaşlar ve rehberimiz çok uyumlu esprili ve yaptıkları işin bilincinde 3200 kampına doğru yolda verdiğimiz molalarla bir birimizle kaynaşıyoruz. Feyzullah Hoca aslen Keşanlı, Avukat Bekir esprili ve grubun en genci pırıl pırıl bir hukukçu Barış sigortacı ismi gibi sakin esprili mesleğindeki gibi grubumuzun sigortası…bir ara şöyle diyor:

“Dağda demokratik yöntemlerle hareket edilmez.” Bu sözü aklımın bir köşesine kazıyorum tırmanış boyunca bana çok faydası olacak. Sıcak ve patikada tırmanmak bizleri yormaya başlayınca rehberimiz Reşit sırt çantasında taşıdığı çayı bardaklarımıza döküyor inanılmaz lezzetli oluyor, kumanyalarımızdan bir şeyler atıştırıp yola devam ediyoruz. Geriden gelen atlar bizi geçip gidiyor yaşlı bir amca ”verygoodverygood“ diyor, amca bizden çok hızlı onun hızına benim gibi birinin yetişmesi imkânsızbiz yavaş yavaş tırmanıyoruz. Sürekli azar azar su içiyorum ana kampı gördüğümde içimden az kaldı varacağız diyorum yakın görünen yere tam 2 saat yürüyerek geliyoruz. Kamp hareketli rehber Reşit’in yardımı ile çadırımı kuruyorum. Barış ve arkadaşlarının çadırını gördüğümde benim çadırın aslında çok basit bir çadır olduğu gerçeğinide kavrıyorum ne yapayım üç günlük tırmanış için paraya kıyıp dağcı çadırı almamıştım.

Çadır ve dinlenme faslından sonra zirveden dönenleri izledik. Aralarında mankenlik ajansından fırlamış gibi ojeli tırnakları ile iki güzel bayanın gözlerindeki sevinç görülmeye değerdi, zirveye çıkmış ve ana kampa dönmüşlerdi. İnsan ister istemez onlar yaptıysa bende yaparım demekten kendini alamıyor. Barış aklimitasyon için tırmanmamız gerektiğini söylüyor vücudum gitmekten yana olmasada aklım Barış’ı dinliyor. Dördümüz rehberimiz olmadan yukarı doğru tırmanıyoruz. Karanlık çökmeden geri dönüyoruz aşçımız çok lezzetli bir çorba pişirmiş karnımızı doyurup çadırlarımıza çekiliyoruz.Karanlık çöktüğünde Doğu Beyazıt’ın ışıkları harika görünüyor. Barışların çadırından Ahmet Kaya’nın sesi geliyor ara ara. Bekir’in sesi ve kahkaha sesleri ben tek kişilik çadırımda tulumun içinde uyumaya çalışıyorum. Maalesef uyuyamıyorum gece ilerledikçe hava soğuyor şiddetli bir yağmur başlıyor…Yağmursesi bana ninni gibi geliyor, gözlerim kapanıyor, bir ara tulumun dışında kalan kolum soğuk bir şeye çarpıyor, çadırım su alıyor…

Birkaç damladan bir şey olmaz diyorum yağmur tekrar şiddetleniyor o an botlarım aklıma geliyor çadırın dışında botlarım ıslanmış.Uyku tulumunun ayak kısmındaki ıslaklık beni rahatsız ediyor. Dışarı çıktığımda ayaklarım uyuşmuş durumda.  Aşçımız kalkıyor beni öyle görünce gece olanları anlatıyorum galiba buraya kadar diyorum. Bana moral vermeye çalışıyor bir çaresine bakarız falan diyor ama 4200 metrede kim bana uyku tulumunu verir. Barışın sesi geliyor, Çadırın durumunu anlatıyorum, bana kızıyorlar gece neden haber vermediğimi en azından yemek çadırında uyuyabilirdim ama kimseyi rahatsız etmek istememiştim.

“Bak!Biz seni çok sevdik sen zirveye çıkmayı çok istiyorsun bende yedek çadır var uyku tulumunu çözdüğümüzde eksiğin kalmaz.”Barış benim zirveye çıkmamdan çok mutlu olacağınısöylemişti. Dağcılık öyle bir hayat ki daha 24 saat önce tanıştığınız bir insana canınızı emanet edip yedek çadırınızı hiçbir karşılık beklemeden verebiliyorsunuz. Oysa Barış o çadırı bir aksilik olduğunda kullanmak için buraya kadar taşımıştı en büyük sürpriz aşçımızdan geldi bana uyku tulumunu verebileceğini söyledi geriye ıslak botlar kalıyordu onlarıda Ağrı Dağı’nın siyah taşlarının üzerine bıraktım mı güneş yarım saate kuruturdu. Kahvaltıdan sonra çadırımı ve tulumu ana kamptaki arkadaşlara bıraktığımı söyleyip kuruyan botlarımı alıp yola çıktık. 

Barış bilge yaşlılar gibi bildiklerini bizimle paylaşmaya devam ediyor. Arada Bekir’in,“Barış abi beni bugün hiç övmedin” serzenişlerine bile ağabey şefkati ile yaklaşan Barış bizim grubun doğal lideri olmuştu. Rehberin işine hemen hemen hiç karışmadı ama gözlerinin sürekli üzerimde olduğunu hissediyordum belkide ben ona çok güvendiğim için öyle hissediyordum. FeyzullahHoca 63 yaşında bir delikanlı, ben ve Barış 50 ye merdiven dayamış, Bekir ise 30 yaşına yaklaşmış. Feyzullah hoca çok rahat… Dışarıdan gören sanki oğullarını alıp Ağrı Dağı’na tırmanışına çıkmış bir baba derdi. İki kızı varmış, ikiside doktor, küçük kızından bahsederken gözleri ışıldıyor Feyzullah Hoca’nın.Böyle bir etkinliğe katılmış olması bana göre müthiş bir olaydı. Öğlene kadar ara ara dinlenerek sohbet ederek fotoğraflar çekerek bazen Barış’ın sevgiyle baktığı Ağrı Dağı’nın volkanik kayalarının arasındaki çiçeklere dokunarak kamp alanına yaklaştık. Bir tarafta uçurum bir tarafta sarp kayaların arasına yerleştirilmiş çadırların olduğu 4200 kampı…Bu arada Barış bizi birkaç defa üstüne basa basa uyardı.

“4200 kampında insan sinirlenebilir lütfen kimse aldırmasın baş ağrısı, mide ağrısı gerginlik olabilir kimse kimseye kızmasın.”

Atlar yine bizden önce kamp alanına vardı bu kamp alanında atların yiyebileceği ot olmadığından tekrar 3200 kampına dönecekler. Barış arkadaşları ile hemen çadır kurmaya başladı. Çok kısa sürede eşyalarını çadırın içine aldı. 4200 kampı çok dik bir yamaçta, benim çadırıda Barış kuruyor.Bir şeyler yemeye çalışıyoruz sonra dinlenmek için çadırlarımıza çekiliyoruz. Yüksek irtifada benim uyku düzenim tamamen bozuluyor yine de şanslıyım baş ağrısı ve mide bulantısı bende yok.

Akşama doğru Barış’ın önerisi ile aklimitasyon için tırmanışa geçiyoruz. 4200 kampının üst tarafında İranlı dağcıların Saman Nemati adına kaya duvarına yaptıkları anıt levhanın yanına gidiyoruz. Karlı zirveye biraz daha yaklaşmış bulunuyoruz tekrar aşağıya döndüğümüzde gece yarısı yapacağımız tırmanış benim gözümü korkutmaya başlıyor. Çadırlarımıza çekiliyoruz gece boyunca uyumakta zorlanıyorum, ama bu gece Barış’ın sayesinde çadırım sağlam, tulum sıcak ve dışarıda ıslanacak hiç eşyam yok. Gece bir de kalkıyorum tırmanış için kat kat elbiseler giyiyorum. Barış’ın önerisi ile gereksiz elbiseleri çıkarıyorum. Hava soğuk tırmanışa başladığımızda üzerimdeki yağmurluk bile fazla geliyor, vücudum ısınıyor,kafama bağladığım fener karanlıkta yolu görmemizi sağlıyor.Karanlıkta durup Doğubayazıt şehir merkezine bakıyorum,sanki yakınlaşmış gibi oysa bizler 5000 metredeyiz.

Gece yağan kar patikayı kaplamış, başka gruplarda tırmanışa başlamış ışıklı çizgiler gibi zirveye çıkıyoruz. Bir ara takatim kesiliyor aniden sinirleniyorum sırt çantamdan tatlı bir şeyler çıkarıp acele ile yiyiyorum. Çok geçmeden tekrar eski gücüme dönüyorum.Yorgunluk takatsizlik, birkaç sefer geri dönmek istiyorum her seferinde sıranın en arkasındaki Barış’ın gözlerine bakıyorum.

Barış, AğrıDağı’na üçüncü defa gelmiş bu sefer benim gibi bir acemi ile tırmanıyor zirve yapma isteği gözlerinden belli oluyor ama benim zirve yapmamBarış’ı ve arkadaşlarını o kadar mutlu edecek.Bunu hissettiğim için tırmanışa devam diyorum ve her seferînde aklıma gelen “vazgeç” fikrini Afyonkarahisar Doğa Sporları Kulübü’nün bu çıkarsız dağcıları sayesinde kovmayı başarıyorum. Kar kalınlığı artıkça zirveye bir adım daha yaklaşıyoruz, hava aydınlanıyor geriye dönüp baktığımda Doğubayazıt ovasında ağrı dağının devasa gölgesi… İnanılmaz görüntü üzerimize çöken duman arasında kayboluyor.

Her adımda zirveye biraz daha yaklaşıyoruz. Buzula ayak bastığımızda rehberimiz Reşit duruyor. Yeni yağan kar sayesinde krampon takmaktan kurtuluyoruz. İleriden sesler geliyor bizden önde olan grubun ayak izlerini takip ediyoruz etraf duman ve kar ben iyice yorulmuşum. RehberimizReşit işte zirve orası diyor, Bekir genç olmanın cesareti ile zirveye koşuyor Feyzullah hocanın gözleri ışıldıyor Barış dağcı olmanın ağır başlılığıyla heyecanlı Bekir’e bakıyor onlar kardeşten öte iki dost sırdaş yoldaş…

 …Ve ben zirvenin tam dibinde Anadolu coğrafyasının bu en yüksek tepesinde bulutların üstünde çocukluğuma dönüyorum. Babamı hatırlıyorum nefesim kesiliyor göz yaşlarımı içime akıtırken boğazım düğümleniyor.Barışın dost eli omuzlarıma dokunuyor. Barış’a babamla o son günlerimizi anlatıyorum. Duygusal bir an… Barış her zirve yaptığında annesine armağan ettiğini söylüyor. Benim de bu zirveyi babama adamamı söylüyor. Babam gideli otuz iki yıl olmuş ve ben bir zamanlar yirmi beş yaşıma kadar yaşarsam çok uzun yaşamış olacağım dediğim günlerden elli yaşıma merdiveni dayamışım.

Zirvedeyim güneş arada bir yüzünü göstersede duman etrafımızı kapatıyor ama en tepedeyiz kısa bir süre zirvenin tadını çıkarıyoruz birbirimizi kutluyor fotoğraflar çekiyoruz ve Barış’ın “dağ kazaları iniş sırasında oluyor onun için tırmanışta nasıl geldiysek inişte daha disiplinli ve dikkatli ineceğiz.” Uyarısına uyduk. Zirve dönüşü karşılaştığımız gruplar bizleri tebrik ediyor. İçim içime sığmıyor Barış’ın söyledikleri aklımda altı saat süren zirve tırmanışından sonra dört saat iniş sürüyor. Kendimi çadıra bırakıyorum. Uyumak için gözlerimi kapatıyorum sevinç heyecan içinde bir turlu uyuyamıyorum zirve giysilerimi değiştiriyorum çadırları eşyalarımızı toplayıp 3200 kampına doğru yürüyüşe geçiyoruz aşağıdan çok kalabalık gruplar geliyor yanımıza yaklaştıklarında heyecanla bizleri tebrik ediyorlar. 3200 kampına ulaştığımda diz kapaklarındaki ağrının dozu iki katına çıkmıştı. aşçımızın yaptığı menemeni afiyetle yedik. Biraz dinlendikten sonra 2200 metreye iniyoruz.

Ağrı dağı tırmanışında organiztör ve Rehber Barzani Ceylan’a Rehber Reşit Ceylan ve Afyonkarahisar Doğa Sporları Kulübü’nün değerli dağcıları Barış Seçer, Bekir Arabacı ve Feyzullah Eren’e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

@iznewsagency | bozan aksoy