7.4 C
İstanbul
Perşembe, Şubat 25, 2021

BBC İzleme Servisi: ‘Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları arttıkça Erdoğan kültür savaşını şiddetlendiriyor’

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son haftalarda, özellikle de Boğaziçi Üniversitesi protestolarının başlaması sonrası öfkeli konuşmalarının dozunu yükseltti.

Yetkililer protestoları, “terörle bağlantılı” olduğunu söyleyerek kınadı, yüzlerce kişi gözaltına alındı ve geleneksel dini değerlerle “öfkeli bir azınlık” olarak nitelenen göstericiler karşı karşıya konuldu.

Bu sert ton yeni değil. Erdoğan, siyasi muhaliflerini eleştirmek için uzun zamandır son derece ayrıştırıcı bir dil kullanıyor.

Fakat son zamanlarda yoğunlaşan söylemler, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), hükümet olduğu ilk yıllarda teknokratik bir ekonomik gelişmeye öncelik veren ve toplumu bölen kimlik sorunlarını öne çıkarmayan çizgisine kıyasla 180 derecelik bir değişimi tamamlıyor.

Övünebilecek ekonomik başarılar iyice azalır ve mali sıkıntılar derinleşirken, hükümet, muhafazakar milliyetçi seçmeninin desteğini yeniden toparlayabilmek için siyasi ve sosyal kırılma hatlarını canlandırmaya yönelmiş görünüyor.

Erdoğan’ın yakınlarda milliyetçi müttefikleriyle beraber yeni bir anayasa hazırlama planlarını açıklaması, bu fay hatlarının muhtemelen önümüzdeki dönem de Türkiye’nin gündeminde ön sıralarda olabileceğine işaret ediyor.

Üniversite protestoları

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki protestolar, Ocak ayı başlarında, Erdoğan’ın üniversite dışından yeni bir rektör (Prof. Dr. Melih Bulu) atamasından sonra başladı.

Protestolar giderek Türkiye’de merkezileşmenin artması ve özgürlüklerin gerilemesi konusundaki daha geniş muhalif kaygıları da içererek büyüdü.

Hükümet yetkilileri göstericileri, Erdoğan’ın temsil ettiği “milli irade”yi reddeden ve Türkiye’nin muhafazakar çoğunluğuyla ters düşen, yasadışı gruplarla ilintili marjinal bir azınlık diye niteleyerek lanetledi.

Yetkililer bu söylemleri Şubat ayı başından itibaren tırmandırdı ve Boğaziçi kampüsünde sergilenen bir sanat eserinde LGBT onur bayrağının Kabe görseliyle yan yana görünmesi üzerinden protestocuları şeytanlaştırdılar.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu defalarca protestolara katılan “LGBT sapkınları” ifadesini kullandı ve bunu başka yetkililer de tekrarladılar.

Erdoğan 1 Şubat’ta partisi AKP’nin gençlik örgütü üyelerine seslenirken “İnşallah gençliğimizi LGBT gençliği değil, tarihten gelen bu milletin o şanlı tarihindeki gençlik olarak geleceğe taşıyacağız. İşte siz, bilgisayarların klavyelerinde olan gençliksiniz, LGBT gençliği değil. Siz, kıran döken gençlik değil, tam aksine kırılan, dökülen o kalpleri ayağa kaldıran gençliksiniz. Size inanıyorum, size güveniyorum” dedi.

3 Şubat günü yaptığı bir konuşmada ise “LGBT, yok öyle bir şey. Bu ülke millidir, manevidir” dedi ve Boğaziçi protestocularını “teröristler” diye tanımladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Popülist çizgi

Bu dil yıllardır, Erdoğan’ın Türkiye politikasını “yerli ve milli” hükümet ile gayri meşru muhalefet arasındaki mücadele olarak resmettiği popülist hattın üzerine inşa ediliyor.

İç politikadaki kültürel kavgalarla uluslararası politika arasındaki sınırlar da birbirine geçiyor ve hükümeti eleştirenler Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya çalışan yıkıcı dış güçlerle işbirliği yapmakla suçlanıyor.

Hükümet yanlısı Yeni Şafak gazetesi yazarı İbrahim Karagül 8 Şubat tarihli yazısında “Boğaziçi’ndeki bir avuç öğrencinin çok ötesinden bir senaryo, bir hazırlık var. Ucu Atlantik ötesine, Avrupa başkentlerine, terör karargâhlarına uzanan derin bir yapılanma var. (…) İlk kez başımızı kaldırıp dünyaya baktık. Sınırlarımızın ötesine, coğrafyamıza baktık. Yeniden başımızı önümüze eğdirmeye çalışıyorlar. Yeniden iç kavgalara, son sonu gelmez terör dalgalarına mahkûm etmek istiyorlar” diyor.

AKP Genel Başkan Danışmanı ve yine Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay da Boğaziçi’ndeki gösterileri “Türkiye’nin kimlik ve ulusal egemenlik sorunu” olarak nitelediği bir yazı kaleme aldı.

Bir başka siyasi yorumcu Aslı Aydıntaşbaş ise Erdoğan’ın protestocuları terörle ilişkilendirdiği konuşmasından sonra, “Erdoğan yaşam tarzına ilişkin bölücü bir dil kullanmanın kendisine siyasi bir çıkar sağladığını düşünüyor. Bu yolla muhafazakarların desteğini koruduğunu ve muhalefeti de ‘feministler’, ‘elitler’ ‘lezbiyenler’ gibi kimlikler üzerinden köşeye sıkıştırdığına inanıyor” diye yazdı.

Ekonomiye odaklandıkları dönem

2002 yılında iktidara gelen AKP ilk yıllarında ekonomik istikrar hedefine odaklanmıştı. Türkiye’nin geçirdiği 2000-2001 banka krizi ardından IMF tarafından verilen kemer sıkma reçetesini teknokratik bir yaklaşımla hayata geçirdi. Ayrıca Batı ile daha yakın bir ekonomik entegrasyon sağlamayı ve Ankara’nın Avrupa Birliği üyelik sürecini sahiplenmeyi vaadetti.

Parti ekonomik büyüme ile güçlendi ve arka arlaya yapılan seçimlerde kazandığı başarılarla iktidarda yerini sağlamlaştırdı.

Bunlar olurken AKP, Türkiye’nin muhafazakar İslamcı parti geleneğini sürdürmesine karşın sosyal sorunlar konusunda temkinli davrandı.

Son konuşmalarındaki LGBT karşıtlığının tam tersine Erdoğan 2002 yılında öğrencilerle yaptığı bir görüşmede LGBT haklarını destekleyen görüşler ifade etti ve AKP seçim afişlerinde İstanbul’un Ramazan ayında Onur Yürüyüşü yapılabilen bir hoşgörü şehri olmasından övgüyle söz edildi.

AKP şimdi bu dilin yerine dini ve milliyetçi bir söylemi koydu ve eleştirileri de giderek dozu artan bir şekilde Türkiye’nin ulusal varlığına yönelik tehditler olarak yaftalıyor.

Ekonomik sıkıntılar

Muhafazakar milliyetçiliğe kayış Türkiye’nin ekonomisinin yavaşlamasıyla hızlanmış görünüyor. Belki de yetkililer bu şekilde dikkatleri ekonomik sıkıntılardan uzaklaştırmayı umuyor.

Türkiye son yıllarda yüksek enflasyon ve artan işsizlikle boğuşuyor ve bu sorunlar Covid-19 salgınıyla daha da büyüdü.

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’nin kişi başına milli geliri 2013 yılında 12 bin 600 dolarken, 2019 yılında Türk lirasının da hızla değer kaybetmesiyle 9 bin 100 dolara kadar düştü.

Muhalefet partileri ekonominin, hükümetin zayıf noktası olduğunu düşünüyor ve geçim derdine odaklanıyor.

7 Ocak’ta Ankara’da suni gündemler değil ekonominin tartışılması gerektiğini söyleyen milliyetçi çizgideki muhalif İYİ Parti’nin lideri Meral Akşener aylarca sıkıntı içindeki iş insanlarıyla görüşmeler sürdürdü.

Aynı şekilde popüler bağımsız televizyon kanalı Fox TV haber bültenlerinde, borç içindeki küçük işletmeler, çiftçiler ve kentli işsizlerin sorularına ağırlık verildiği görülüyor.

Kamuoyu araştırma şirketi MetroPOLL’un Ocak ayında yürüttüğü bir araştırmaya katılanların yüzde 59,1’i son bir yıl içinde ekonomik durumlarının kötüye gittiğini söylerken sadece yüzde 13,8’i durumlarının daha iyi olduğunu söyledi.

Bu sıkıntılar hükümetin oy desteğine de yansıyabilir. MetroPOLL’un Ocak ayı anketi, seçmenlerin yüzde 42,4’ünün kendilerini muhalif partilere daha yakın bulduğunu, buna karşılık hükümetteki AKP ve müttefiki MHP’yi destekleyenlerin oranının yüzde 36,9’da kaldığını gösterdi.

Boğaziçi Üniversitesi protestoları

Bundan sonra ne olabilir?

1 Şubat’ta polis Boğaziçi protestolarına katılan 150 kişiyi gözaltına alırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yönelik yeni bir anayasa taslağı hazırlama planlarını açıkladı.

MHP lideri Devlet Bahçeli de bir destek açıklaması yaptı ve hükümet yanlısı yorumcular tarafından “inisiyatifi eline aldığı” , “gündemi belirlediği” için övüldü.

Gözlemciler anayasa hazırlık sürecinin kültürel, sosyal ve kimlik kaynaklı konuları gündemin ön sıralarında tutacağını ve Türkiye’nin AKP ve MHP ittifakı altındaki dindar-milliyetçi rotasını güçlendireceğini düşünüyorlar.

Muhafazakar çizgideki muhalif Karar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Kiras, 11 Şubat tarihli “İktidarın tartışmamızı istediği konular” başlıklı yazısında “Daha önceki tecrübelerden biliyoruz: Anayasanın tartışılması demek toplumdaki ideolojik fay hatlarının açığa çıkması demektir. Din ve laiklik tartışmasının tekrar patlaması demektir… Milli kimlik ve etnik kimlikler meselesinin süpürüldüğü halının altından çıkarılması demektir” diyor.

Kiras, “(İktidarın) Anayasa tartışmasını açmasının sebebi de yeni bir anayasaya ihtiyaç duyması değil. Anayasa tartışmaları başladığında keskinleşeceğini bildiği ideolojik kamplaşmanın, kutuplaşmanın ve kavgaların sağ/muhafazakâr tabanı konsolide etmesini kolaylaştıracağını, en azından Cumhur İttifakı’nın tabanını kenetleyeceğini düşünmesi” diye sürdürüyor.

Medyanın büyük kısmı üzerindeki hükümet hakimiyetinin de yardımıyla Erdoğan, bu tür hamlelerin 2023’de yapılması beklenen seçimlerde desteğini güçlendirmesine yardımcı olacağını umuyor gibi görünüyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son haftalarda, özellikle de Boğaziçi Üniversitesi protestolarının başlaması sonrası öfkeli konuşmalarının dozunu yükseltti.

Yetkililer protestoları, “terörle bağlantılı” olduğunu söyleyerek kınadı, yüzlerce kişi gözaltına alındı ve geleneksel dini değerlerle “öfkeli bir azınlık” olarak nitelenen göstericiler karşı karşıya konuldu.

Bu sert ton yeni değil. Erdoğan, siyasi muhaliflerini eleştirmek için uzun zamandır son derece ayrıştırıcı bir dil kullanıyor.

Fakat son zamanlarda yoğunlaşan söylemler, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), hükümet olduğu ilk yıllarda teknokratik bir ekonomik gelişmeye öncelik veren ve toplumu bölen kimlik sorunlarını öne çıkarmayan çizgisine kıyasla 180 derecelik bir değişimi tamamlıyor.

Övünebilecek ekonomik başarılar iyice azalır ve mali sıkıntılar derinleşirken, hükümet, muhafazakar milliyetçi seçmeninin desteğini yeniden toparlayabilmek için siyasi ve sosyal kırılma hatlarını canlandırmaya yönelmiş görünüyor.

Erdoğan’ın yakınlarda milliyetçi müttefikleriyle beraber yeni bir anayasa hazırlama planlarını açıklaması, bu fay hatlarının muhtemelen önümüzdeki dönem de Türkiye’nin gündeminde ön sıralarda olabileceğine işaret ediyor.

Üniversite protestoları

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki protestolar, Ocak ayı başlarında, Erdoğan’ın üniversite dışından yeni bir rektör (Prof. Dr. Melih Bulu) atamasından sonra başladı.

Protestolar giderek Türkiye’de merkezileşmenin artması ve özgürlüklerin gerilemesi konusundaki daha geniş muhalif kaygıları da içererek büyüdü.

Hükümet yetkilileri göstericileri, Erdoğan’ın temsil ettiği “milli irade”yi reddeden ve Türkiye’nin muhafazakar çoğunluğuyla ters düşen, yasadışı gruplarla ilintili marjinal bir azınlık diye niteleyerek lanetledi.

Yetkililer bu söylemleri Şubat ayı başından itibaren tırmandırdı ve Boğaziçi kampüsünde sergilenen bir sanat eserinde LGBT onur bayrağının Kabe görseliyle yan yana görünmesi üzerinden protestocuları şeytanlaştırdılar.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu defalarca protestolara katılan “LGBT sapkınları” ifadesini kullandı ve bunu başka yetkililer de tekrarladılar.

Erdoğan 1 Şubat’ta partisi AKP’nin gençlik örgütü üyelerine seslenirken “İnşallah gençliğimizi LGBT gençliği değil, tarihten gelen bu milletin o şanlı tarihindeki gençlik olarak geleceğe taşıyacağız. İşte siz, bilgisayarların klavyelerinde olan gençliksiniz, LGBT gençliği değil. Siz, kıran döken gençlik değil, tam aksine kırılan, dökülen o kalpleri ayağa kaldıran gençliksiniz. Size inanıyorum, size güveniyorum” dedi.

3 Şubat günü yaptığı bir konuşmada ise “LGBT, yok öyle bir şey. Bu ülke millidir, manevidir” dedi ve Boğaziçi protestocularını “teröristler” diye tanımladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Popülist çizgi

Bu dil yıllardır, Erdoğan’ın Türkiye politikasını “yerli ve milli” hükümet ile gayri meşru muhalefet arasındaki mücadele olarak resmettiği popülist hattın üzerine inşa ediliyor.

İç politikadaki kültürel kavgalarla uluslararası politika arasındaki sınırlar da birbirine geçiyor ve hükümeti eleştirenler Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya çalışan yıkıcı dış güçlerle işbirliği yapmakla suçlanıyor.

Hükümet yanlısı Yeni Şafak gazetesi yazarı İbrahim Karagül 8 Şubat tarihli yazısında “Boğaziçi’ndeki bir avuç öğrencinin çok ötesinden bir senaryo, bir hazırlık var. Ucu Atlantik ötesine, Avrupa başkentlerine, terör karargâhlarına uzanan derin bir yapılanma var. (…) İlk kez başımızı kaldırıp dünyaya baktık. Sınırlarımızın ötesine, coğrafyamıza baktık. Yeniden başımızı önümüze eğdirmeye çalışıyorlar. Yeniden iç kavgalara, son sonu gelmez terör dalgalarına mahkûm etmek istiyorlar” diyor.

AKP Genel Başkan Danışmanı ve yine Yeni Şafak yazarı Yasin Aktay da Boğaziçi’ndeki gösterileri “Türkiye’nin kimlik ve ulusal egemenlik sorunu” olarak nitelediği bir yazı kaleme aldı.

Bir başka siyasi yorumcu Aslı Aydıntaşbaş ise Erdoğan’ın protestocuları terörle ilişkilendirdiği konuşmasından sonra, “Erdoğan yaşam tarzına ilişkin bölücü bir dil kullanmanın kendisine siyasi bir çıkar sağladığını düşünüyor. Bu yolla muhafazakarların desteğini koruduğunu ve muhalefeti de ‘feministler’, ‘elitler’ ‘lezbiyenler’ gibi kimlikler üzerinden köşeye sıkıştırdığına inanıyor” diye yazdı.

Ekonomiye odaklandıkları dönem

2002 yılında iktidara gelen AKP ilk yıllarında ekonomik istikrar hedefine odaklanmıştı. Türkiye’nin geçirdiği 2000-2001 banka krizi ardından IMF tarafından verilen kemer sıkma reçetesini teknokratik bir yaklaşımla hayata geçirdi. Ayrıca Batı ile daha yakın bir ekonomik entegrasyon sağlamayı ve Ankara’nın Avrupa Birliği üyelik sürecini sahiplenmeyi vaadetti.

Parti ekonomik büyüme ile güçlendi ve arka arlaya yapılan seçimlerde kazandığı başarılarla iktidarda yerini sağlamlaştırdı.

Bunlar olurken AKP, Türkiye’nin muhafazakar İslamcı parti geleneğini sürdürmesine karşın sosyal sorunlar konusunda temkinli davrandı.

Son konuşmalarındaki LGBT karşıtlığının tam tersine Erdoğan 2002 yılında öğrencilerle yaptığı bir görüşmede LGBT haklarını destekleyen görüşler ifade etti ve AKP seçim afişlerinde İstanbul’un Ramazan ayında Onur Yürüyüşü yapılabilen bir hoşgörü şehri olmasından övgüyle söz edildi.

AKP şimdi bu dilin yerine dini ve milliyetçi bir söylemi koydu ve eleştirileri de giderek dozu artan bir şekilde Türkiye’nin ulusal varlığına yönelik tehditler olarak yaftalıyor.

Ekonomik sıkıntılar

Muhafazakar milliyetçiliğe kayış Türkiye’nin ekonomisinin yavaşlamasıyla hızlanmış görünüyor. Belki de yetkililer bu şekilde dikkatleri ekonomik sıkıntılardan uzaklaştırmayı umuyor.

Türkiye son yıllarda yüksek enflasyon ve artan işsizlikle boğuşuyor ve bu sorunlar Covid-19 salgınıyla daha da büyüdü.

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’nin kişi başına milli geliri 2013 yılında 12 bin 600 dolarken, 2019 yılında Türk lirasının da hızla değer kaybetmesiyle 9 bin 100 dolara kadar düştü.

Muhalefet partileri ekonominin, hükümetin zayıf noktası olduğunu düşünüyor ve geçim derdine odaklanıyor.

7 Ocak’ta Ankara’da suni gündemler değil ekonominin tartışılması gerektiğini söyleyen milliyetçi çizgideki muhalif İYİ Parti’nin lideri Meral Akşener aylarca sıkıntı içindeki iş insanlarıyla görüşmeler sürdürdü.

Aynı şekilde popüler bağımsız televizyon kanalı Fox TV haber bültenlerinde, borç içindeki küçük işletmeler, çiftçiler ve kentli işsizlerin sorularına ağırlık verildiği görülüyor.

Kamuoyu araştırma şirketi MetroPOLL’un Ocak ayında yürüttüğü bir araştırmaya katılanların yüzde 59,1’i son bir yıl içinde ekonomik durumlarının kötüye gittiğini söylerken sadece yüzde 13,8’i durumlarının daha iyi olduğunu söyledi.

Bu sıkıntılar hükümetin oy desteğine de yansıyabilir. MetroPOLL’un Ocak ayı anketi, seçmenlerin yüzde 42,4’ünün kendilerini muhalif partilere daha yakın bulduğunu, buna karşılık hükümetteki AKP ve müttefiki MHP’yi destekleyenlerin oranının yüzde 36,9’da kaldığını gösterdi.

Boğaziçi Üniversitesi protestoları

Bundan sonra ne olabilir?

1 Şubat’ta polis Boğaziçi protestolarına katılan 150 kişiyi gözaltına alırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yönelik yeni bir anayasa taslağı hazırlama planlarını açıkladı.

MHP lideri Devlet Bahçeli de bir destek açıklaması yaptı ve hükümet yanlısı yorumcular tarafından “inisiyatifi eline aldığı” , “gündemi belirlediği” için övüldü.

Gözlemciler anayasa hazırlık sürecinin kültürel, sosyal ve kimlik kaynaklı konuları gündemin ön sıralarında tutacağını ve Türkiye’nin AKP ve MHP ittifakı altındaki dindar-milliyetçi rotasını güçlendireceğini düşünüyorlar.

Muhafazakar çizgideki muhalif Karar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Kiras, 11 Şubat tarihli “İktidarın tartışmamızı istediği konular” başlıklı yazısında “Daha önceki tecrübelerden biliyoruz: Anayasanın tartışılması demek toplumdaki ideolojik fay hatlarının açığa çıkması demektir. Din ve laiklik tartışmasının tekrar patlaması demektir… Milli kimlik ve etnik kimlikler meselesinin süpürüldüğü halının altından çıkarılması demektir” diyor.

Kiras, “(İktidarın) Anayasa tartışmasını açmasının sebebi de yeni bir anayasaya ihtiyaç duyması değil. Anayasa tartışmaları başladığında keskinleşeceğini bildiği ideolojik kamplaşmanın, kutuplaşmanın ve kavgaların sağ/muhafazakâr tabanı konsolide etmesini kolaylaştıracağını, en azından Cumhur İttifakı’nın tabanını kenetleyeceğini düşünmesi” diye sürdürüyor.

Medyanın büyük kısmı üzerindeki hükümet hakimiyetinin de yardımıyla Erdoğan, bu tür hamlelerin 2023’de yapılması beklenen seçimlerde desteğini güçlendirmesine yardımcı olacağını umuyor gibi görünüyor.

Bugünden