Acının, umutsuzluğun, hayallerin otobiyografisi ( Şeker Portakalı/ Jose Mauro De Vasconcelos)

Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü.

Acının, umutsuzluğun, hayallerin otobiyografisi. Vasconcelos’un çocukluğunun, ilk gençlik yıllarının en derin en saklı gizlerini bizimle paylaştığı üçlemesi “Şeker Portakalı”. Kaç yaşında okursanız okuyun, ne kadar erken ne kadar geç, okumakta geç kalmışlık hissiyatı ile dolduruyor tüm hücrelerinizi.

Çok yoksul, kıt kanaat bir aile, ve o ailenin içine doğmuş çelimsiz ve yüreği avucundan büyük olan bir ufaklık “Zeze”. Bir çocuk etrafında olan bitenin ne kadar farkında olabilir, içinde nasıl bir acı büyütebilir, hayali bir karakter var edip ufacık yüreğine nasıl bir sevgi sığdırabilir? Bütün bu soruların cevapları yadsınamaz bir şekilde kitabın son sayfasını çevirdiğiniz andan itibaren içinizde yaşamaya başlayacak.

Evdeki küçük çocuklarının her birinin, küçük kardeşlerinden biriyle ilgilenmesi gerekliydi. Ne kadar ufak oldukları, cılız, Kızılderili tenlerinin sardığı omuzlarına sorumluluk yüklenirken bir kıstas değildi. 6 yaşında bir fabrikada çalışırken oturduğu sandalyeden tek başına inemediği için altını ıslatıyor olmakta önemini yitiriyordu, okula gidememiş olmakta, yeni taşındıkları küçük evde sığınacak bir kuytu, sarılıp dost olunacak koca bir ağacın olmaması bile önemini yitiriyordu.

O da ne, küçük evin küçük bahçesinde, bir şeker portakalı fidanı. “Ah! Ne güzel bir şeker portakalı fidanı. Bak bir tane bile dikeni yok. Hem de öyle kişilik sahibi ki, uzaktan bile şeker portakalı fidanı olduğu anlaşılıyor. Senin boyunda olsam başka bir şey istemezdim.”  Zeze’nin ablası Gloria böyle teselli etmişti ufak kahramanımızı.

Bir çocuk düşünün, elleri kendini bıraktığı tüm avuçlarda kaybolsun, bir çocuk, kendini yeryüzünün en talihsiz kişisi saysın, bir çocuk ki zihnin duvarlarını, sınırlarını zorlar nitelikte bir düş gücüne sahip olsun.

Zeze’nin en kırılgan anında konuşmuştu Şeker Portakalı. Öyle ki Zeze ne bir daha ne yalnız kalacaktı ne de korkacak. Şeker portakalı Zeze’ye ait olamayacak kelimelerle konuşuyordu. Bu kelimelerin bir çocuğa ait olması düşünülemezdi. Ancak ne var ki Zeze sanıldığının aksine çok zeki bir çocuktu, düş gücü su götürmez bir enginlikteydi. Bir ayna görevi görüyordu Zeze, işittiği, gördüğü her şeyi yansıtabilirdi. Ancak acı ile kavruluyordu, küçük kalbi dayanamayacağı sanrılarla ona oyunlar oynuyor, onu ververan ediyordu.

İçten içe öfkeli bir çocuktur da Zeze. Kim bilir belki de ölümün ne demek olduğunu bilmeden insanlara ölümü yaraştırır. Kötü insanlardan, ona kötü davranan insanlardan savaşmadan onları alt etmeden kurtulmanın en iyi yolu olarak ölümü görüyordu. Neden sonra seneler geçse dahi bu içgüdüsünden kurtulamayacak birilerini öldürme planları yapacak ve tüm bu düşünceler askıda kalıp buhar olup uçacaktır.

Ağzından küfürler savrulan, dışlanmak için çaba sarf edilen, Şeker Portakalından başka dostu olmayan Zeze, şiddete maruz kalan ve her defasında korkunç acılarını küçük fidesinin dallarına süren bir çocuktur.

Küçük çirkin ve yoksul bir çocuk olarak başladığı hayatını, 9 yaşında öğrenmeye başladığı yüzme ile tersine çevirecektir daha sonraları. Okuldan kaçacak bulduğu her fırsatta kendini serin sulara bırakacaktır. Ölümü bile derin sularda arayacak ve hayatında vazgeçemeyip acılarına katlanacaktır.

Vasconcelos, on iki günde yazdığı, romanını yirmi yıldan beri yüreğinde taşıdığını söyler. Aynı söylemde Gabo’da bulunmuştu. Anlaşılacağı üzere bir yazarın iskeletinde çocukluğunun derin izleri vardır. Ancak bu acılarını, hayallerini, kötücül planlarını, hesapsız sevgilerini kendilerine itiraf edebildikleri vakit bir çırpıda kalemlerinden dökülür hikayeleri.

Önemli bir nokta daha var ki, hepimizin bildiği gibi bir dönem “Şeker Portakalı” kitabının yasaklanması konusu gündeme gelmişti.  100 Temel Eser listesinde olmaması gerektiği ifade ediliyordu. Okurken yüreğimizi sıkıştıran, çocukluğumuzda kalmış sevinci ve hüsranı ortaya çıkaran, bir çocuğun içsel dünyasını, psikolojik çözümlemesini ortaya çıkaran bu roman neden tepki görmüştür.

Zeze bir şarkı öğrenir yalnız kalmamak içinde onu söyler, bilmez de şarkı ne der ne demeye çalışır, şarkının kelimeleri yüzünden babasından ardı ardına tokatlar dahi yer.

TANGO

Çırılçıplak bir kadın isterdim,

Çırılçıplak isterdim onu…

Gece ay ışığında

Bir kadın bedeni isterdim…

Toplum olarak müstehcen olan bir takım cümleleri izlerken ya da işitirken bilhassa çocukları buna maruz bırakırken rahatsız olmuyor fakat dünyanın en gelişmemiş ülkelerine bile ulaşmış, insanların yıllardır yüreklerinde taşıdığı bir romandan, kimi zaman acılarına katlanamayan bir çocuğun hikayesinden rahatsız oluyoruz. Hatta korkuyoruz.

Biz kitaplardan korkuyoruz. Bir şeylerin en saf en yalansız haliyle karşılaşmaktan, kendimizin dışına çıkıp başka insanların hayallerine ortak olmaktan, düş gücümüzü sınırlı zannederken birilerinin çıkıp bunun sonsuz olduğunu kelimeleriyle kanıtlamasından korkuyoruz. Bilmekten, bilmediğimizi görmekten korkuyoruz. Demem o ki kitaplardan korkmayın, bırakın kendinizi onlara eski bir dost gibi sizi kucaklayacaktırlar. Tıpkı Şeker Portakal’ının sizi kucaklayacağı gibi. Sanki çocukluk düşünüzmüş gibi.

İnceleme: Buşra Abacı

Kitabın Adı: Şeker Portakalı

Yazar: Jose Muro De Vasconcelos

Çeviri: Aydın Emeç

Yayın Evi: Can Roman

Basım Tarıhi:128. Basım Ekim 2017

Sayfa Sayısı: 182

Isbn: 9789750719400